İki dünyanın birleşmesiyle başlayan; özgür irade, kayıp, kader ve insan kalma isteği etrafında ilerleyen hikâye. Bu arşiv final dâhil hikâyenin açıklamalarını içerir.
Dünya ve çöküş
Tanrı’nın ölümüyle Cennet, Cehennem ve Araf’ın düzeni bozulur. Modern dünya ile Pneuma’nın kullanıldığı dünya birleşir. Yeryüzündeki yarılmalardan Cehennem görünür; gökyüzünde Cennet belirir. İlk anda asteroid sanılan melekler dünyaya düşer. Geçişler Araf’a bağlıdır.
Melekler güç kaybeder, ruhlar dünyada dolaşır. Vebanın kaynağı Versuslardır. Birleşen dünyada iki kıta, üç büyük krallık ve tehlikeli Büyük Antik Kent bulunur.
Krallık
Hükümdar
Unvan
Astrom
Kara büyü kullanan kral
Cehennemin Gazabı
Kranus
Kılıç kullanan hükümdar
İlk Yüce Kılıç
Myneria
Element büyücüsü kraliçe
Tanrı’nın Lütfu
Myneria, doğudaki sulak ve deniz ağırlıklı ülkedir. Antik Kent soldaki ana kara üzerindedir. Fırtına Ovaları altın kumlu bir çöldür. Araf’a açılan birden fazla kapı vardır. Cennet’e kilitli Tanrı Katili’nin fiziksel dünya haritasında ayrı bir ülkesi bulunmaz.
Pneuma teknolojisi gündelik yaşam ve savaş araçlarında kullanılır; ekibin bir uçan gemisi vardır. Ejder Kral, Dönüşüm ile bağlantılı eski ve çok güçlü varlıklardan biridir.
Ana ekip · sekiz kişi
Karakter
Katıldığı arc
Kesinleşen bilgi
Karlos Astermoon
1 · Yeni Dünya
Ana karakter; başlangıçta 17, öğretmenlik döneminde 22 yaşında.
Neris Daren
1 · Yeni Dünya
Suikastçı; yanıltma ve gizlenme teknikleri.
Mira Veyra
2 · Ani Veba
Savaşta bilgi üstünlüğü ve alan hasarı sağlayan büyü.
Adrian Voss
2 · Ani Veba
Kör Tanık; duygu kontrolü.
Siegler Q Vincent
3 · Düşen Melekler
İlk hoca; mühürleme.
Lia Averell
3 · Düşen Melekler
Ailesinden devraldığı ruh kilidi.
Ren Ardel
4 · Kıyıya Vurmuş
Karlos’un soruşturma dönemindeki desteği.
İvara Sendro
6 · Küllerinden Doğan
Ana ekibe katılır.
Kentus D. Kranus, Larphel, Aveline Kyro ve Ulramio Fenress bu sekiz kişilik ana kadronun dışında yer alır.
Karlos Astermoon ve iki hayat
Karlos kılıç kullanır. Gücü ilk başta solucan deliği açmak biçiminde görünür; asıl yeteneği gerçekliği ve gerçekliğin bağlantılarını değiştirmektir. Yayımlanan başlangıçta 17 yaşında bir lise öğrencisidir. Annesini ve babasını 14 yaşındayken trafik kazasında kaybetmiştir; o zamandan beri onu kendi çocuğu gibi büyüten amcasıyla yaşar. Babası doktordur. Çocukken babasının yanına gittiği hastane, onun için güvenle bağlantılı bir anıdır. Bu ölümü kabul ettiği için gücü onları geri getiremez.
Ana karakter ilk Karlos’tur. Tanrı Katili diğer Karlos’tur. İki yaşamın aile kaybına ilişkin ayrıntıları farklıdır; yayımlanan ilk bölümde Karlos’un anlattığı kayıp yaşı 14’tür. İki yaşamın gerçeği finalde birleşir.
Karlos’un gördüğü cinayet görüntüleri kendi gerçeklik gücünden doğar: gördüğü öldürmeler hiç gerçekleşmemiştir. Bunlar Adrian’ın işlediği gerçek cinayetlerin anısı olarak ele alınmaz.
Araf · düşüncelerle şekillenen yer
Araf’ın sabit bir biçimi yoktur; kişinin düşünceleri çevreyi şekillendirir. Karlos ilk kez uçsuz bucaksız bir beyazlıkta uyanır. Yolun çevresinde siyah insan siluetleri, devamında tek başına duran bir kapı vardır.
Kapı açıkken bir geçittir. Kapandıktan sonra yeniden açıldığında aynı yere açılabilir; Karlos ağaçlı alanda bunu eşikten geçip kapının çevresinde dolaşarak öğrenir.
Dünyanın parçalandığı gecede kapıya güvenli bir yer bulma umuduyla girer. Karşısındaki hastane ve laboratuvar benzeri koridorlar, doktor babasıyla ilişkili çocukluk güvenine bağlanır. Tanıdık koku ve tabure eski anıları canlandırır; büyük hastanenin boşluğu ise giderek huzursuz edici hâle gelir.
Kentus D. Kranus
İlk arc’ta Karlos’un karşısına çıkan baba figürüdür; ikinci arc’ta ölür. Karlos onunla ikinci bölümde, Araf’taki hastanenin kantininde tanışır. Otuz yedi yaşlarında görünür; kısa sakallı, kahverengi saçlarını geriye yatırmış bir adamdır.
Yıldız teknikleri ve kılıç kullanımıyla savaşır. Son savaşında kılıcı kara delik biçimine dönüşür. Versus’u göğsünden saplayarak içine çeker; zafer, ruhuna işleyen zehrin bedelini ortadan kaldırmaz.
Neris Daren
Neris bir suikastçıdır ve Yeni Dünya arc’ında yer alır. Başlangıçta Karlos’un Kentus’u yavaşlattığını ve işe yaramadığını düşünür.
Geçmişi ve seçtiği bağlılık
Erkek kardeşinin bulunması üzerine kendisini gösterir ve yakalanır. Kardeşleri ayırmadan eğitmenin daha iyi olacağı düşüncesiyle ikisi de hayatta tutulur.
Karlos’a hayatını adama kararı bu kez kendi seçimidir. Karlos, bu bağlılıktan sonra bile Neris’in fikirlerine öncelik vermeyi sürdürür; onun iradesine gösterdiği saygı Neris’in bağını güçlendirir.
Teknik adları
Yalancı Menzil
Sapmış Suret
Görünmezlik
Kırık Adım
Kör Açı
Örtü
Örtü belirli bir alan içinde kullanılabilir. Uygulaması daha zordur ve ilerleyen bölümlerde geliştirilecektir.
Mira Veyra
İkinci arc’ta ekibe katılır. Büyüsü savaşta önemli bir bilgi avantajı sağlar. Bunun yanında alan hasarı da verebilir; savaş içindeki rolü hem bilgi toplama hem de bir bölgeyi etkileyen saldırıları kapsar.
Ulramio Fenress
Karlos’un öğrencisinin tam adı Ulramio Fenress’tir. Altıncı arc’ta Karlos’un savaşından etkilenir; sekizinci arc’ta 16 yaşındayken, 22 yaşındaki Karlos’un öğrencisi olur. Aralarındaki bağ, Kefaret’te Karlos’un kaybetme korkusunun merkezindedir. Final sonrasındaki kral ve tiran geleceği bu öğrenciyle bağlantılıdır.
Adrian Voss · Kör Tanık
Adrian ikinci arc’tan itibaren ekibin içindedir. Seri katilin kimliği Adrian Voss, adı Kör Tanık, gerçek gücü ise duygu kontrolüdür.
Geçmişinde gelişmiş insanlar üretmek amacıyla kurulmuş bir okul vardır. Orada neyi duyacağına, göreceğine ve ne zaman tepki vereceğine başkaları karar verir. Aşağılama ve işkenceyle, yaşadıklarını nasıl yorumlayacağı koşullandırılır. Başkalarının üzerinde kontrol kurmak zamanla onun en büyük hazzına dönüşür.
Aveline’in soruşturmasını Karlos üzerinden izler. Sıradan sohbetlerde onun işi ve ilerlemesi hakkında sorular sorarak bilgi toplar. Aveline’i öldürdükten sonra kaçabilecek durumdayken Karlos’un yüzündeki yıkımı görmek için kalır. Bu isteği kendisini ele veren zaaf olur.
Aveline Kyro ve Ren Ardel
Aveline dördüncü arc’ın dedektifidir ve Karlos’un sevgilisidir. Ana sekizlinin dışında kalır. Katil soruşturmasının ipuçlarını özel olarak Karlos’la paylaşır. Karlos’un ekiple konuşması, Adrian’ın bu bilgilere ulaşmasını sağlar.
Aveline son kurbandır. Beşinci arc’ta yeni cinayetler yerine eski cesetler ve geçmiş izler araştırılır. Karlos ölüm anını hatırlayamaz, daha önce bulundukları yerlerde aynı katilin izlerine rastlar ve kendisinden şüphe etmeye başlar. Ren bu süreçte ona destek olur.
Siegler Q Vincent, Larphel ve Lia Averell
Siegler İkinci Dünya’dan gelen, yaklaşık 20–21 yaşlarında bir soyludur. Gücünün geç uyanması nedeniyle dışlanmıştır. Şakacı, uykucu ve koruyucudur; Karlos’u kardeşi gibi görür. Altıgen mühürleri telepatik olarak kullanır. Pneuma teknolojisi ona yüksek atletiklik ve hareket kabiliyeti sağlar.
Larphel, Siegler’in çocuklukta tanıştığı ve kardeşi gibi gördüğü kişidir. Ölüdür, bedensizdir ve Cennet’in kabul ettiği bir ruhtur. Kuş biçiminde görünür. Siegler çocukluğundan beri onun mührünü taşır; Larphel altıncı arc’ta yeniden yer alır.
Lia’nın ailesi nesiller boyunca yuvarlak bir kilidi korur. Görevleri Versusların kapıları açmasını durdurmaktır. Kilidin son parçası Lia’nın ruhudur. Siegler’in fedakârlığı bu yükü onun yerine üstlenme isteğinden doğar.
“Elindekilerini sımsıkı tut, tamam mı?”
Yedinci arc’ta Siegler, Larphel’in yardımıyla kapılara girip içeriden mühür kurar. Larphel’in Cennet tarafından kabul edilmiş olması, Siegler’in ömür boyu geliştirdiği mühürleme ve Karlos’un fedakârlığı gerçekliğe işlemesi bu olayı mümkün kılar.
Sekizinci arc’ta Tanrı Katili onun bedenini kullanır. Lia’nın son mührüyle iki beden de yok olur; ruhları zamansız yarıktaki hayal ettikleri köy evinde birlikte kalır. Karlos onları görebilse de aradaki görünmez sınırı geçemez.
Pneuma · dizilim, teknik ve perk
Pneuma ruhla bağlantılıdır. Kişilik, geçmiş ve travmalar gücün kişiye özgü işleyişini etkiler. Dizilim neye müdahale edebildiğin; teknik onunla yaptığın hareket; perk ise sana özgü çalışma koşuludur.
Sahip Olma ve algı müdahalesi üç katmanda ele alınır: Girdi, duyulara ulaşan bilgi; Yorum, bu bilginin anlamlandırılması; Sahiplik, deneyimin kişinin kendisine ait hissedilmesi. Elementte madde, durum ve süreç ayrımı vardır. Gerçeklik müdahalesi tek bir iddia üzerinden somutlaştırılır; mühürleme tutma ve sınırlandırma ile çalışır.
Perk tasarımının temel cümlesi: “Şu koşul gerçekleştiğinde şu avantajı kazanırım; fakat bunun sonucunda şu açığı veririm.” Her perk ağır bir ceza gerektirmez; rakibin öğrenip kullanabildiği bir koşul da yeterlidir.
Perk çalışma taslakları
Aşağıdaki altı örnek geliştirme önerileridir; karakterlere kesin atanmış güçler değildir. Başlangıçta bir ana perk kullanıp ustalaştıkça aynı kuralın yeni uygulamalarını açma yaklaşımı da bu tasarımın parçasıdır.
Peşin Hamle
Rakibin gerçekten yapmaya karar verdiği hareket erkene alınır. Kullanıcı bunun karşılığında kendi sıradaki hareketine bağlanır ve onu değiştiremez. Rakip, yem olarak seçtiği saldırıyı gerçekten yapmaya razı olmalıdır.
İlk Açıklama
Hedef gördüğü olay için yanlış yorumu kendi kendine açıklarsa algı müdahalesi güçlenir. Somut kanıt o açıklamayı çürüttüğünde aynı temele bağlı diğer müdahaleler de çöker.
Emanet
Kendi isteğiyle korunmak üzere bırakılan eşya, anı veya ruh parçası daha az Pneuma ile mühürlenebilir. Emanet eden geri istediğinde mühür onu bırakmak zorundadır.
Artçı
Element saldırısının çevrede bıraktığı iz, ikinci bir hamlenin başlangıcı yapılabilir. Bu ikinci kullanımda iz üzerindeki ayrıcalık kaybedilir; her iz bir kez yeniden kullanılabilir.
Ayrı Şahit
Asıl kişinin bilmediği bir olaya tanık olan klon bağımsız varlığını sürdürebilir; asıl kişi bayılsa da kaybolmaz. Zorla geri çağrılamaz, birleşme iki tarafın rızasını gerektirir.
Eksik Portre
Rakibin çözümlenen tekrar eden davranışı daha erken fark edilir. Aynı kişi için yalnızca bir davranış modeli güçlendirilebilir; saldırıyı okurken kaçışı veya koruma tercihlerini aynı kesinlikle okumak mümkün değildir.
Perk kişilikten doğar ama somut koşullarla işler. Koruma örneği: Birini korumaya söz veren kullanıcı onun aldığı darbeyi üzerine çekebilir; söz sürdükçe belirli bir mesafeden fazla uzaklaşamaz.
Dizilim geliştirme havuzu
Henüz karakterlere dağıtılmış kesin bir liste olmayan öneri aileleri: İhtimal, Nedensellik, Zaman, Mekân, Kimlik, Hafıza, Rüya, Ruh, Yaşam, Ölüm, Dönüşüm, Madde, Kuvvet, Titreşim, Bağ, Yemin, Hüküm, Sınır, Yokluk, Tezahür ve Egemenlik.
Antik Irk ve Versuslar
Antik Irk ile Versuslar aynı ırktır. Finalde iki Karlos’un birleşmesiyle doğan Yeni Tanrı onları yaratır. Zamanı, varoluşu, özgür iradeyi ve Cennet’i korurlar; geçmişe giderek hikâye boyunca görülen muhafızlar hâline gelirler.
Birinci Dünya’ya Pneuma teknolojisini yayarlar. Birinci Dünya gelecektir; iki dünyanın ilişkisi aynı zamanda bir zaman ilişkisidir. Eski Tanrı onlardan ilham alarak insanları özgür iradeyle yaratır; bu döngü kendi ölümüne de bağlanır.
Ekip Karlos’a yardım etmeyi kabul eder, ancak bütün ekip otomatik olarak Versus olmaz. Hazırlanmış bedenler, başka ruhlar ve karışmış ruhlar bu dönüşüm fikrinin parçalarıdır. Yozlaşmış görünen Versusların gerçekten bozulmuş olması ile zamanı ve hikâyeyi korumak için rol yapması arasındaki belirsizlik finalde de çözülmez.
Gardiyan/mühürcü Versus’un Siegler olduğu kararı, altıncı–yedinci arc’tan önceki anlatıyla bağlantılıdır. Finalde Tanrı Katili ayrı bir varlık olmaktan çıktığında mühür gereksizleşir. Siegler ve Lia’nın özgürleşen ruhları Versuslara bağlanır; dönüşümün kesin yöntemi henüz belirlenmemiştir.
Harita ve tasarımlar
Seçilen kapak, güncel harita ve karakterlerin görsel kararları.
Kapak · Zincirli Gölge
Güncel ana menü arka planı
Karanlık kapılar ve zincirli siluet kapakta kullanılır. Öfke Günahı başlığı solda, üç seçeneğin üzerindedir. Başlık gümüş ve kırmızı tonlarda serif harflerle gerçek metin olarak yazılır. Konu, Arc ve Tasarım seçenekleri alt alta, yarı saydam yüzeyler üzerinde yer alır.
Harita
Fırtına Ovaları’nın çöl olduğu güncel harita
İki kıta ve üç büyük krallık temel alınır. Myneria sağdaki deniz ve su ağırlıklı bölgede, Antik Kent soldaki ana kara üzerindedir. Fırtına Ovaları altın kum tepeleriyle gösterilir.
KARAKTER TASARIMLARI
Karakter tasarımları
Lia Averell
Ay kadar beyaz ten, uzun ve gece kadar siyah saçlar, siyah kaşlar ve gözler. Kıyafet kararında siyah jile bulunur.
Siegler · Mühürleme
Arkadan görülen Siegler, ellerindeki zincirlerle Cennet kapılarını mühürler.
Siegler · Tanrı Katili’nin kullandığı beden
Dar kesimli takım elbise ve arkaya taranmış saçlar. Meydan sahnesinde kamera göz hizasındadır; arka planda az sayıda ölü yer alır. Görsel dil ham ve belirgin çizim hissi taşır.
Myneria kraliçesi
Beyaz saçlı element büyücüsü. Doğal, eskiz hissini koruyan çizim dili kullanılır.
Kentus D. Kranus
Otuz yedi yaşlarında görünür. Kısa sakalı belirgin çene çizgisini takip eder. Kahverengi saçları geriye yatırılmıştır; birkaç tutam yerinden çıkmıştır.
Adrian Voss · Kör Tanık
Saçlar ortadan ikiye ayrılır. Yüz ve kıyafet için daha önce seçilmiş referanslar esas alınır.
10 arc · 1.185 bölüm. Bölüm aralıkları güncel uzunluklara göre hesaplanmıştır. Her arc’ın başlığına dokunarak ayrıntılarını açıp kapatabilirsin.
Arc
Adı
Bölüm
Aralık
1
Yeni Dünya
10
1–10
2
Ani Veba
50
11–60
3
Düşen Melekler
160
61–220
4
Kıyıya Vurmuş
180
221–400
5
Kör Tanık
110
401–510
6
Küllerinden Doğan
145
511–655
7
Gökyüzündeki Kapılar
100
656–755
8
Yeni Tanrı
125
756–880
9
Kefaret
160
881–1040
10
Öfke Günahı
145
1041–1185
ARC 01Yeni Dünya10 bölüm · 1–10
Birleşme
Hikâye modern dünyada Karlos’la açılır. Yarılmalar, gökte beliren Cennet ve düşen melekler iki dünyanın birleşmesini görünür kılar. Karlos 17 yaşındadır. Neris Daren bu arc’ta ana kadroda yer alır.
Yeni coğrafya, Araf geçişleri ve Pneuma ile karşılaşma hikâyenin başlangıcını oluşturur.
İlk iki bölümün olay akışı
Bölüm 1 · Yeni Dünya I
Karlos Astermoon beyaz Araf’ta uyanır. Siyah siluetlerin arasındaki yolu izler, kapıdan ağaçlı alana geçer. Kapının kapanmasıyla geçidin kaybolduğunu öğrenir. Sunakta dönen geometrik yapıların ortasındaki renkli cisme dokunup bayılır; uyandığında yapı yoktur, sis ve sesler artmıştır.
Başka bir kapıdan düşmesinin ardından parkta arkadaşlarının yanında uyanır. Yaşadıklarını içeceğine konan alkolle açıklamaya çalışır. Eve döndüğünde gökyüzü beyazlaşır, melekler düşer ve dünya yeniden şekillenir. Amcasıyla arasını kapatan kaya çıkışı keser. Odasında beliren kapıya girerek kaçar.
Bölüm 2 · Yeni Dünya II
Kapıyı arkasından kapatır; yeniden açtığında eve dönemez. Hastane benzeri koridorlar doktor babasıyla ilgili anılarını canlandırır. Büyük ve boş hastanede dolaşır, danışma salonuna geri döner. Kantinde su bulup dinlenirken ayak sesleri duyar. Karşılaştığı adam kendini Kentus D. Kranus olarak tanıtır.
Neris Daren de bu arc’ta tanıtılır; Kentus’un yanındaki Karlos’a ilk yaklaşımı küçümseyicidir.
ARC 02Ani Veba50 bölüm · 11–60
Veba ve yeni yol arkadaşları
Tanrı’nın ölümünün ardından bozulan dengede Versus kaynaklı veba ortaya çıkar. Ruhlar dünyada dolaşır, meleklerin gücü azalır. Mira Veyra ve Adrian Voss bu arc’ta ekibe katılır. Adrian’ın ilerideki kimliği, ekibin içindeki bu erken varlığı üzerinden kurulacaktır.
Ruha işleyen zehir
Kentus’un karşılaştığı Versus, güç sıralamasında dördüncüdür. Zehri doğrudan ruha işler. Normalde yaklaşık bir ayda öldürür; Pneuma yayıldıkça zehrin etkisi ve ilerleme hızı katlanır.
İki öz ve gecikme
Karlos iki öz bulur. Birini kendisini kurtarmak için kullanmak zorunda kalır ve yaklaşık üç dakika bayılır. Kalan özü Kentus’a götürür.
Kentus’un son savaşı
Kentus, kara delik biçimine dönüşen kılıcını Versus’un göğsüne saplayıp onu içine çekerek yener. Ardından kılıç elinden kayar ve diz çöker. Karlos özü uyguladığında Kentus çoktan ölmüştür; ilaç işe yaramaz. Karlos yine de başka ilaçlar bulmak için aramaya devam eder.
Kentus’un ölümü ikinci arc’ın kaybıdır. Mira’nın bilgi sağlayan ve alan hasarı verebilen büyüsü de bu arc’ta ekibe yeni bir savaş imkânı getirir.
ARC 03Düşen Melekler160 bölüm · 61–220
İlk büyük zafer
Tanrı’nın öldüğü öğrenilir. Karlos meleklerin yardımıyla Lucifer’i yener. Bu, onun ilk büyük zaferidir ve “Şeytan Katili” unvanını kazanmasını sağlar.
Siegler Q Vincent ile Lia Averell ana ekibe katılır. Siegler ekibin ilk hocası olur; Karlos’la koruyucu kardeşlik bağı gelişir.
ARC 04Kıyıya Vurmuş180 bölüm · 221–400
Aveline’in soruşturması
Aşk ve dram ön plandadır. Diğer kıtanın hareketlenmesi ve seri katil haberleri arka planda sürer. Dedektif Aveline Kyro ile Karlos’un ilişkisi gelişir; Ren Ardel ekibe katılır.
Aveline önemli soruşturma bilgilerini Karlos’la paylaşır. Adrian, gündelik sohbetlerde Aveline’in işini ve ilerlemesini sorar. Karlos’un özel bilgileri ekibe aktarması, katilin soruşturmayı takip etmesini sağlar.
Kıyıdaki buluşma
Karlos sabah nişan planından söz eder. Aveline büyük bir ipucu bulduğu için çalışmak zorundadır. Karlos, onun bu ipucu nedeniyle ayrıldığını ekibe anlatır. Akşam sahilde buluşmak üzere sözleşirler.
Adrian Aveline’i öldürür ve bedenini kıyıya bırakır. Arc’ın adı bu kıyıya vurmuş bedene bağlanır. Aveline arc finalinde ölür ve katilin son kurbanı olur.
ARC 05Kör Tanık110 bölüm · 401–510
Şüphe ve hatırlanamayan zaman
Aveline’in ardından soruşturma eski cesetlere ve geçmiş cinayetlere döner; yeni kurban eklenmez. Karlos daha önce bulundukları yerlerde aynı katilin izlerini fark eder. Aveline’in öldüğü zamana dair boşlukları kendi suçluluğunun işareti gibi görmeye başlar. Ren yanında durur.
Karlos’un gördüğü öldürme görüntüleri kendi gerçeklik gücünden kaynaklanır. Görüntülerdeki olaylar hiç yaşanmamıştır. Duygu kontrolü kullanan Adrian ile Karlos’un gerçeklik gücünün bu etkisi birbirinden ayrıdır.
Adrian’ın açığa çıkışı
Kör Tanık, ekip üyesi Adrian Voss’tur. Gelişmiş insan yetiştirmek için kurulmuş okulda yaşadığı kontrol, aşağılama ve işkence geçmişi açılır. Ona yalnızca ne göreceği değil, gördüğünü nasıl yorumlayacağı da dayatılmıştır.
Kaçma fırsatına rağmen Karlos’un yüzündeki yıkımı görmek ister. Başkalarını kontrol etme hazzı ve bu tepkiyi görme arzusu, yakalanmasına giden açığı yaratır.
ARC 06Küllerinden Doğan145 bölüm · 511–655
Shinze’nin doğuşu
Bergamun Shinze, halktan gelen zeki bir komutan olarak Astrom ile Kranus arasındaki soylulara karşı ayaklanmada öne çıkar ve Shinze’yi kurar. Dünyadaki siyasi değişim yalnızca Karlos’un bulunduğu sahnelerle sınırlı kalmaz.
İvara Sendro ana ekibe katılır. Larphel yeniden hikâyede yer alır. Ulramio Fenress, Karlos’un savaşından etkilenir; bu karşılaşma ileride kurulacak öğrenci–hoca ilişkisine temel olur.
Yeni karakterler ve olaylar nedeniyle bu arc’ın son uzunluğu 145 bölüm olarak belirlenmiştir.
ARC 07Gökyüzündeki Kapılar100 bölüm · 656–755
Ruh kilidi ve kapılar
Lia’nın ailesinin koruduğu kilit, Versusların kapıları açmasını durduracak mirastır. Son parça Lia’nın ruhudur. Yozlaşmış görünen bir Versus ordu toplar; kapılarda tanıdık kişilerin de yer aldığı bir savaş yaşanır.
Siegler Lia’nın kendini tüketerek mührü tamamlamasına izin vermemek için gizlice kapılara gider. Koşarken Larphel’in “Elindekilerini sımsıkı tut, tamam mı?” sözünü hatırlar.
İçeriden mühür
Larphel kanadı ve ruh gücüyle Siegler’e yardım eder. Cennet’in kabul ettiği bedensiz bir ruh olması içeri girişte belirleyicidir. Siegler kendini ve ruhunu içeride mühürleyerek Lia’yı kurtarır.
Fedakârlık üç unsurla gerçekleşir: Larphel’in kabulü, Siegler’in hayatı boyunca geliştirdiği mühürleme ve Karlos’un bu fedakârlığı gerçekliğe işlemesi.
ARC 08Yeni Tanrı125 bölüm · 756–880
Öğretmenlik ve ele geçirilen beden
Karlos 22 yaşındadır. Bergamun’un yanına gönderilen 16 yaşındaki Ulramio Fenress’ya öğretmenlik yapar.
Tanrı Katili, diğer Karlos’la birleşip ayrı benliğini kaybetmekten çekindiği için doğrudan inmek yerine Siegler’in bedenini kullanır. Siegler’in zihninde öznel olarak milyonlarca yıl süren işkence yaşanır; anıları aşındırılır, ekiple gemideki mutlu bir anı tekrar tekrar yaşatılır. “Larphel… kaç.” sözü bu yıkımın içindedir.
Kranus meydanında takım elbiseli Siegler görünürken insanlar yere düşer. Arkadaşları önce onun ihanet ettiğini düşünür. Tanrı Katili bedenin sınırları içinde hareket eder; biçimsiz, yarı melek–yarı cehennem varlıkları ve örgütüne kattığı mahkûm veya suçlularla bağlantılıdır.
Lia’nın son mührü
Larphel Siegler’in zihnine girerek yaşananların gerçeğini açığa çıkarır. Lia, miras kalan gücüyle Tanrı Katili’ni bedende mühürler; anahtar yanar.
“Hadi gel. Cehenneme yürüyeceksek birlikte yürüyeceğiz.”
Lia ve Siegler’in bedenleri arkadaşlarının önünde yok olur. Ruhları zamansız yarıktaki hayal ettikleri köy evinde el ele kalır. Karlos görünmez sınırı aşamaz; Larphel için de ağır bir kayıptır.
Cennet’in tükenişi
Eski Tanrı’dan kalan güç tükenir. Ölüm ayakta kalırken melekler zayıflar; Cennet bozulur, ruhlar zombileşir. Düzeni yeniden kuracak Cennet seferinin gerekliliği belirginleşir.
ARC 09Kefaret160 bölüm · 881–1040
Kefaret ve Ölüm
Karlos kayıplarıyla, kendi eylemlerinin bedelleriyle ve Ulramio Fenress’yu kaybetme korkusuyla yüzleşir. Öğrencisini sevmenin, onun yaşamı ve seçimleri üzerinde tam kontrol kurmak anlamına gelmediğini kabul etmesi gerekir.
Ölüm ile karşılaşmada geçmişte kurtarılan hayatlar ve yinelenen hata aynı anda gündeme gelir.
“O mızrakla tonla hayat kurtardın.”
“Farklı zaman. Aynı hata.”
İkinci sözün iki Karlos’un yaşamına uzanan anlamı burada tümüyle açıklanmaz; onuncu arc’ta anlaşılır.
ARC 10Öfke Günahı145 bölüm · 1041–1185
Cennet seferi ve iki ruh
Dünya birleşerek Cennet’e uzanan son savaşa girer. İlk Karlos ile Tanrı Katili olan diğer Karlos’un aynı ruhu yeniden bağlanır. İkisi birbirlerinin yaşamını görür; iki ayrı hayatın uçlarını birlikte deneyimler.
Karlos yaşananları silip baştan başlamak yerine insanlığını ve çocukluğunu korumayı seçer. Birleşmeden doğan Yeni Tanrı, on yaşındaki saf Karlos görünümündedir ve mükemmeliyeti yaratmayı amaçlar.
Döngünün tamamlanması
Yeni Tanrı Versusları yaratır; onlar geçmişe dönerek Antik Irk diye bilinen Cennet muhafızları olurlar. Zamanı, varoluşu ve özgür iradeyi korur, Birinci Dünya’ya Pneuma teknolojisini taşırlar.
Siegler ile Lia’yı tutan mühür, Tanrı Katili ayrı bir varlık olmaktan çıktığında gereksizleşir. Özgürleşmeleri ve Versuslarla bağlantıları finalin parçasıdır. Bütün ekibin dönüşmesi söz konusu değildir. Yozlaşmış görünen Versusların gerçekten bozulup bozulmadığı açık bırakılır.
Sonrası
Son iki–üç bölümde Ulramio Fenress’nun kral olup dünyayı birleştirdiği, ancak dünyanın en büyük tiranına dönüştüğü görülür. Hikâye Karlos’un gözlerini açmasıyla başlar; Ölüm’ün gözlerini kapamasıyla biter.
“Her şey düzene geldi ama uğruna verilen şeyler gerçekten her şeyi açıklar mı? Kazananlar her şeyi alabilir mi? Sanmam. Bildiğim tek şey, her şey bittikten sonra tek kazanan ben kalacağım.”
Hikâye boyunca açılan sırlar
Kitap, mızrak ve Uriel
“Bir insan meleğin gücünü alırsa Tanrı’ya ulaşabilir.” sözünü okuyan Karlos, Mikail’in Lucifer’i delmiş mızrağını bu amaca ulaşmanın yolu olarak görür. Mızrağı almak için bir rahibi öldürür; Uriel’i öldürüp gücünü alma kararı da bu arayışın parçasıdır. Cinayetleri ve seçimleri onu yozlaştırır.
Uriel’in müjdesi gelecekte daha iyi günler bulunduğunu söyler. Karlos bunu çektiği acıların önceden planlandığı biçiminde yorumlar. Melek–insan bağı kalpten boğaza uzanır; Karlos gerçekliği değiştirme gücüyle bu bağı koparabilir.
Yarıkta sekiz saat
Hikâyenin ortalarındaki yarık karşılaşmasında Karlos içeride yaklaşık sekiz saat geçirir. Versuslarla konuşur, ancak bütün gerçeği öğrenmez.
“Biz buradaki yanlışları durdururuz.”
“Ben de mi yanlış bir şey oldum?”
“Belki de bu çoktan müjdelenmiştir.”
Çıkışa yakın, yalnızca Karlos’un görebildiği oda ve Tanrı Katili ile karşılaşma yer alır.
“Her şey başından yazılmış bir oyun. Sence de acayip değil mi?”
Tanrı’nın ölümünün ardından iki dünya birleşir. Cennet, Cehennem ve Araf’ın sınırları çökerken Karlos, kayıplarının ve değişen gerçekliğin ortasında yolunu bulmaya çalışır.
Öfke Günahı’nın çizgi anlatımı. Webtoon bölümleri hazır oldukça burada yayımlanacak.
Yere basan elleri sırayla açılıyor, parmakları toprağa gömülüyordu. Birkaç adım geri çekildim. Sırtım ağaca değince durmak zorunda kaldım.
Kentus neredeydi?
Başımı çevirecekken üzerime bir ışık düştü.
Yukarı baktım.
Kentus, yaratığın hemen üzerindeki ağacın dalında duruyordu. Ben aşağıya bakarken oraya kadar ilerlemişti. Tek bir dalın sallandığını bile fark etmemiştim.
Gözleri parlıyordu.
Sağ eli de öyle.
Parmaklarının çevresindeki beyaz ışık öylesine yoğundu ki elinin sınırlarını seçemiyordum. Yüzüne vuran aydınlık, gözlerinin altındaki gölgeleri belirginleştirmişti.
Daldan kendini bıraktı.
Yaratığın arkasına indiğini gördüm.
Sonrasını takip edemedim.
Ayağı yere değer değmez aradaki mesafeyi geçti. Gözümde yalnızca kısa, beyaz bir iz kaldı.
Yaratık arkasındaki ışığa dönmeye çalıştı.
Başını çeviremeden Kentus’un eli ensesine ulaştı.
Bir anlığına boynunun çevresi aydınlandı.
Sonra başı yere düştü.
Gövdesi bir adım daha atmaya çalıştı. Öndeki eller toprağı kavradı ama diğerleri bükülünce bütün bedeni yana devrildi.
Yerin titreşimini ayaklarımda hissettim.
Kentus cesedin yanında duruyordu. Sağ elindeki ışık yavaşça söndü.
Elinde kılıç yoktu.
Boynundan yükselen ince dumanı görünce ne yaptığını anladım.
Kesmemişti.
Elini geçirirken yakmıştı.
Ağzımı açtım ama bir şey söyleyemedim.
Kentus önce çevreyi dinledi. Ardından bana dönüp yaklaştı.
“İşte bu dünyada ancak böyle avcı olursun.”
Bakışlarım hâlâ elindeydi.
“Sen…”
Durup tekrar cesede baktım.
“Onu elinle mi yaptın?”
“Gördün ya.”
“Elin yanmadı mı?”
Avucunu bana çevirdi.
Hiçbir şey olmamıştı.
“Doğrudan saldırıp da öldürebilirdim,” dedi. “Ama bağırmasına fırsat verirsem çevrede ne varsa buraya çekebilirdi.”
“Bu yüzden mi arkasına geçtin?”
Başını salladı.
“Hem ses çıkarmasını önledim hem de sana nasıl yaklaşacağını gösterdim. Bir taşla iki kuş.”
“Ben yaklaşmanı göremedim ki.”
Kentus elini omzuma koydu.
“O kısmı sonra yavaş yaparız.”
Cesetten biraz uzaklaştık.
Kentus, kalın gövdeli bir ağacın yanında durdu. Ben de karşısındaki köke oturdum. Dizlerimdeki titreme henüz geçmemişti.
Az önce gördüklerimi düşünüyordum.
Ağacın tepesindeydi.
Sonra yerdeydi.
Sonra yaratık ölmüştü.
Ben daha geri çekilip çekilmemeye karar verememiştim.
Başımı kaldırıp Kentus’a baktım.
Sabah etin sıcak olduğunu söyleyen adam şimdi karşımdaki devasa şeyi tek eliyle öldürmüştü.
Hâlâ onu kendi dünyamdaki insanlarla kıyaslıyordum.
Bundan vazgeçmem gerekiyordu.
“Bu gücü ben de kullanabilir miyim?”
Kentus bana döndü.
“Hangi kısmını?”
“Elinle yaptığın şeyi. Senin gibi nasıl keserim?”
“Benim yaptığımın aynısını yapıp yapamayacağını henüz bilmiyorum.”
“Neden?”
“Ruhun. Gücünü belirleyecek olan ana şey senin ruhun.”
Ellerime baktım.
Biraz önce ağaca tutunurken avucumu çizmiştim.
“Peki onun gücünü nasıl kontrol edeceğim?”
“Önce neyle çalıştığımızı görmem lazım.”
Yanıma çömeldi.
“Pneuma’nı dışarı çıkarabilir misin? Ruhunun kendini nasıl gösterdiğine bakalım.”
Bir süre düşündüm.
“Belki.”
“Daha önce yaptın mı?”
“Bana gelen melek birkaç şey göstermişti.”
Kentus’un kaşları kalktı.
“Melek sana bunu mu öğretti?”
“Söylemiştim ya. Çocukken—”
“Geldiğini söyledin. Ders verdiğini söylemedin.”
“O zaman adının Pneuma olduğunu bilmiyordum.”
Kentus bir şey diyecekmiş gibi nefes aldı. Sonra vazgeçip elimi işaret etti.
“Peki. Hatırladığını dene. Kendini zorlama.”
Avucumu açtım.
Uzun zamandır yapmamıştım.
Nasıl olduğunu kelimelerle anlatamazdım ama o gün hissettiğim şeyi hatırlıyordum. Elime odaklanmış, bir şey olmasını beklemiştim. Melek de beklememin yeterli olmadığını söylemişti.
Şimdi aynı hissi bulmaya çalıştım.
İlk başta hiçbir şey olmadı.
Sonra parmak uçlarımın arasında hafif bir çekilme hissettim.
Avucumun üzerindeki hava kıpırdadı.
İnce bir çizgi kendi etrafında döndü. Bir tur daha attığında yanına başka bir çizgi eklendi. Küçük bir girdap oluşuyordu.
Kentus öne eğildi.
“Bekle. Böyle tut.”
“Tutmaya çalışıyorum zaten.”
“Güzel. Değiştirme.”
Dönen çizgilerin ortasında bir küre belirdi.
Avucuma değmiyordu. Birkaç parmak yukarıda, havada duruyordu.
Önce mavi olduğunu düşündüm.
Başımı biraz eğince sarıya döndü. Yeniden aynı açıdan baktığımda bu kez koyu, neredeyse siyah bir renk gördüm. Kenarında ince bir aydınlık vardı; yüzeyindeki akımlar onun çevresinde dolanıyordu.
Bu görüntüyü tanıyordum.
Beyaz yerdeki sunak aklıma geldi.
Oradaki cismin de rengini bir türlü seçememiştim.
“Ne oldu?” diye sordu Kentus.
“Bir şeye benzettim.”
Gözlerini küreden ayırmadı.
“Neye?”
Cevap vermeden önce ayağımın dibindeki küçük bir taş yerinden oynadı.
İkimiz de aşağı baktık.
Taş, toprağın üzerinde birkaç parmak sürüklendi. Yanındaki kuru yaprak havalandı ama yükselmek yerine bir anda yere yapıştı.
Rüzgâr esmiyordu.
Kentus taşın yanına elini uzattı. İki parmağıyla kaldırmayı denedi.
Kaldıramadı.
Kaşları çatıldı.
Biraz daha kuvvet uygulayacağı sırada taş elinde öyle kolay yükseldi ki kolunu durdurmak zorunda kaldı.
“Bunu sen mi yaptın?” diye sordu.
“Ben sadece elimdekini tutuyorum.”
Kentus taşı yavaşça bıraktı.
Bir süre taşa, ardından avucumun üzerindeki küreye baktı.
İşaret parmağını küreye doğru yaklaştırdı.
Dokunduğu yerde yüzey hafifçe çöktü. Dönen çizgiler parmağının çevresine dolanıp küçük bir akım oluşturdu.
Kentus parmağını yana kaydırdı.
Girdap da onunla birlikte eğildi.
“Bir şey hissediyor musun?”
“Avucum çekiliyor gibi.”
“Acıyor mu?”
“Hayır.”
Parmağını geri çekince küre eski biçimine döndü.
Bu kez eklemini büküp yüzeye kısa, sert bir dokunuş yaptı.
Tak.
Kentus’un eli geriye savruldu.
Ben de irkilip kolumu çektim. Küre bir an genişledi, sonra yeniden küçüldü.
“Ben yapmadım!”
“Biliyorum.”
Kentus eline baktı. Parmaklarını açıp kapattıktan sonra tekrar küreye döndü.
Artık yüzünde en küçük bir gülümseme yoktu.
Elini yeniden uzattı. Bu defa çok yavaş hareket ediyordu.
Parmak ucu yüzeye değdiğinde az önceki sertlikten eser kalmadı. Renkler temas ettiği yere doğru aktı; ince spiraller elinin çevresinde dönmeye başladı.
Kentus parmağını bir süre orada tuttu. Sonra hafifçe yana kaydırıp oluşan akımı izledi.
“Kullanabilir miyim yani?”
Kentus hemen cevap vermedi.
Yüzüne baktım.
Araf’ta bana soru sorarken de böyle dikkatle bakıyordu. Şimdi bakışları küreyle parmaklarının arasında gidip geliyordu.
Ne söyleyeceğini bekledim.
Sonunda elini küreden çekip bana döndü.
“Evet. Kullanılabilir.”
Avucumun üzerindeki şey dönmeye devam etti.
Bir açıklama daha gelir diye bekledim.
Kentus başka bir şey söylemedi.
Gözlerimi açtım.
Bir süre başımın üzerindeki kayaya baktım. Uykunun ağırlığı geçerken nerede olduğumu da hatırlamaya başladım.
Her şeyin bir rüya olmasını dilerdim. Uçak, kapılar, amcamın eline ulaşamadığım o an…
Kötü bir kâbus deyip geçebilirdim.
Ama hâlâ buradaydım.
Doğrulurken sırtım ağrıdı. Gece rahat bir yer bulduğumu düşünmüştüm. Görünüşe göre sırtımla aynı fikirde değildik.
Mağaranın girişine baktım.
Kentus yoktu.
“Kentus?”
Cevap gelmedi.
Ayağa kalkmaya hazırlanırken burnuma bir koku geldi. Önce dumanı fark ettim, ardından pişen eti.
Midem ses çıkardı.
Demek benden önce uyanmıştı.
Duvara tutunup girişe yürüdüm. Dışarıdan gelen soluk ışık gözlerimi aldı. Birkaç kez kırpıştırdıktan sonra aşağı baktım.
Kentus, yamacın hemen altındaki küçük bir ateşin başında oturuyordu. İki taşın arasına yerleştirdiği dalların üzerinde etler vardı. Yanına oturmak için düz bir taş çekmiş, suyu da onun dibine koymuştu.
Beni fark edince başını kaldırdı.
“Uyandın mı?”
“Sanırım.”
“Dikkat et. Bastığın yer gevşek.”
Ayağımı uzattığım taşı değiştirdim. Yanına inene kadar beni izledi.
“Aç mısın?”
“Kurtlar gibi.”
“Hadi, otur.”
Gösterdiği taşa yerleştim. Ateşe yakın olmak iyi gelmişti. Ellerimi uzattım, parmaklarımın arasına dolan sıcaklığı hissettim.
Kentus etlerden birini çevirdi.
Bütün bunları ben uyurken hazırlamıştı.
“Daha önce böyle yerlerde çok kaldın mı?”
“Yeterince.”
“Belli oluyor.”
“Nereden?”
“Ben uyuyacak yeri zor buldum. Sen mutfak açmışsın.”
Hafifçe gülümsedi. Pişen etlerden birini alıp geniş bir yaprağın üzerine koydu, sonra bana uzattı.
“Sıcak. Yavaş ye.”
Teşekkür edip küçük bir parça kopardım.
Tam ağzıma götürüyordum ki:
“Pişt.”
Elim havada kaldı.
“O et öyle mi yenir?”
Ete baktım.
“Ne? Niye?”
“Önce içeceğini kaldırırsın.”
“Su mu?”
“Şu an elimizde o var.”
Şişeyi aldım. Kentus yeterli bulmamış olacak ki eliyle biraz daha kaldırmamı işaret etti.
“Sizin oralarda yemek bitene kadar herkes açlıktan ölüyor mu?”
Kentus güldü.
“Adap öğretmemişler sana.”
“Öğrettiler. Bizde yemeği soğutmamak da var.”
“Bak, onu doğru öğretmişler. Ye hadi.”
İlk lokmayı ağzıma attım.
Dilimi yaktım.
Kentus yüzüme bakıp suyu uzattı.
“Sıcak dedim, evlat.”
Cevap verecek durumda değildim.
Yemek bitince bir süre daha ateşin yanında oturduk.
Kentus kalan parçaları sardı. Ben de şişenin dibindeki suyu içtim. Midem dolmuştu ama başımı kaldırıp mağaraya baktığımda gecenin sonunu hatırladım.
Uçak.
Camdaki el.
Kentus’un girişteki hâli.
Elimdeki boş yaprağı katladım.
“Bugün nereye gideceğiz?”
“Gemimi arayacağım.”
“Gemin mi var?”
“Var. Yerinde duruyorsa.”
“Buralarda deniz bile görmedim.”
“Önce nerede olduğumuzu anlayacağız.”
“Ben amcamı bulmalıyım.”
“Biliyorum.”
Kentus elindekini bırakıp bana döndü.
“Benimle gel. Gemiyi bulmama yardım et. İnsanlarıma ulaşırsak arayabileceğimiz yerler de artar.”
“Ya çok uzaktaysa?”
“Uzağa gideriz.”
Bunu o kadar sakin söyledi ki yüzüne bakmak zorunda kaldım.
“Amcanı aramana yardım edeceğim, Karlos. Söz.”
Başımı salladım.
İlk kez nereye gideceğimi bilmesem de ne yapacağımızı biliyordum.
Ormandaki ağaçların dalları beyaza çalıyordu. Üzerlerinde kar var sandım; yakından bakınca kabuklarının da aynı soluk renkte olduğunu gördüm.
Rüzgâr estiğinde ince dallar birbirine sürtünüyordu.
Kentus önümden yürüyordu. Ayağımın ağrısı yüzünden geride kaldığımda durup çevreye bakıyor, ona yetişince yeniden ilerliyordu.
Beni beklediğini söylemiyordu.
Bir süre sonra ağaçların arasında düz bir çizgi gördüm.
Sonra bir pencere.
Adımlarımı hızlandırdım.
Ormanın bittiği yerde bir şehir vardı.
Bildiğim türden bir şehir.
Çok katlı apartmanlar, beton duvarlar, binaların arasına sıkışmış dar sokaklar…
Ama pencerelerin çoğu boştu. Bazılarında çerçeveler bile kalmamıştı. Bir binanın balkonları üst üste çökmüş, demir korkuluklar aşağıdaki sokağa kadar uzanmıştı.
“Burası…” dedim.
Kentus bana baktı.
“Senin dünyandan mı?”
Başımı salladım.
Söylemek istediğim başka bir şey vardı ama ne olduğunu çıkaramadım.
Şehre girdik.
Ayaklarımın altında camlar çıtırdıyordu. Yolun ortasında yerinden kopmuş bir pencere çerçevesi vardı. Üzerinden geçerken karşıdaki kırmızı tuğlalı binaya baktım.
Alt katındaki kemerli giriş gözüme tanıdık geldi.
Nereden?
Hatırlayamadım.
İki apartmanın arasına girdiğimizde koku ağırlaştı.
Tişörtümün yakasını burnuma çektim.
İlk ceset, devrilmiş bir duvarın yanındaydı.
Biraz ileride iki tane daha gördüm.
Sonra saymayı bıraktım.
Kentus önden gidiyor, geçebileceğimiz yerleri kontrol ediyordu. Ben yere fazla bakmamaya çalışıyordum ama başımı kaldırdığımda da başka bir yıkıntıyla karşılaşıyordum.
Bir evin dış duvarı yoktu. İçerideki odanın yarısı sokağa açılmıştı. Duvara dayalı bir dolap, yana devrilmiş bir masa…
Dolabın kapağında okul forması asılıydı.
Bakışlarımı kaçırdım.
Köşeyi döndüğümüzde kırık bir tabela gördüm. Harflerinin çoğu düşmüştü. Altındaki mavi boyayı görünce içimde tuhaf bir his oluştu.
Buradan geçmiş miydim?
Bu sokağı biliyor muydum?
Yolun devamında kocaman bir kaya yükseliyordu. Arkasındaki binaları göremiyordum.
Tanıdığım bir yer olduğunu düşünmek istedim.
Sonra bunun doğru olmasından korktum.
Suyun sesini binaların arasındayken duydum.
Yıkılmış bir duvarı dolaşıp kıyıya çıktığımızda durdum.
Önümüzde bir nehir uzanıyordu.
Ama içinden akan şey kandı.
Kıyıya yaklaştığımda burnuma dolan ağır demir kokusuyla tişörtümü yeniden yüzüme çektim. Kan, taşların çevresinde koyu girdaplar oluşturuyor; tahta parçalarını, kopmuş dalları beraberinde sürüklüyordu.
Karşı kıyıdaki beyaz ağaçlara baktım. Sonra önümüzde uzanan kana.
Bu kadar kan nereden gelmişti?
Şehirde gördüğüm cesetleri hatırlayınca cevabı düşünmek istemedim.
Kentus nehir boyunca birkaç adım yürüdü.
“Şuradan geçebiliriz.”
Onu takip etmek için dönecektim.
Suyun içinde bir kol gördüm.
Kıyıdan uzanan eğri bir demire takılmıştı. Akıntı, bedenin geri kalanını ağır ağır sallıyordu.
Üzerindeki kıyafeti tanıdım.
Bakmaya devam ettim.
Hayır.
Aynısından başkasında da olabilirdi.
Sonra suyun hareketiyle başı biraz döndü.
Yüzünü gördüm.
Kentus bir şey söyledi.
Duymadım.
Amcamın saçlarının arasından su geçiyordu. Bir eli yüzeye yakın duruyordu. Parmakları hafifçe bükülmüştü.
Dün gece bana o elini uzatmıştı.
“Hadi,” demişti.
Ben yetişememiştim.
“Karlos.”
Gözlerimi ayıramadım.
“Elini versene. Alo? Hadi, karşıya geçeceğiz.”
Ağzımı açtım.
Bir şey söylemek istedim ama midem kasıldı.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Kentus yanıma geldiğinde kusmaya başlamıştım.
Bir eli sırtımdaydı.
“Tamam. Zorlama kendini.”
Nefes almaya çalıştım. Boğazım yanıyordu. Gözlerimden yaş geldiğini hissediyordum ama silmedim.
“Ne oldu?”
Elimi kaldırıp nehri gösterdim.
Kentus baktı.
Bir süre bekledi.
“O…” dedim.
Sesim çıkmadı. Yutkunup tekrar denedim.
“Amcam.”
Sırtımdaki eli durdu.
Nehre yeniden bakamadım.
Başımı eğip parmaklarımı toprağa bastırdım.
Sabah onu arayacaktık.
Daha birkaç saat önce bunun nasıl olacağını düşünüyordum. Beni görünce kızar mıydı? Nerede olduğumu sorar mıydı?
Yaşıyor olması bana yeterdi.
Kentus yanıma çömeldi.
“Başın sağ olsun, evlat.”
Başımı sallamadım. Cevap da vermedim.
Suyun sesi devam ediyordu.
“Onu çıkaramaz mıyız?” diye sordum.
Kentus kıyıya yaklaşıp aşağı baktı. Bastığı yerden bir parça toprak kopup suya düştü.
Geri çekildi.
Sonra yanıma döndü.
“Buradan uzanamam. Seni güvenli bir yere geçirelim.”
Gitmek istemedim.
Ama ne yapacağımı da bilmiyordum.
Kentus beni hemen kaldırmadı. Bir süre yanımda kaldı. Ayağa kalkmayı denediğimde koluma girdi.
Bu kez elini tuttum.
Şehrin geride kalmasını doğru düzgün hatırlamıyordum.
Bir yerde ayağım takılmıştı.
Kentus tutmuştu.
Nehri geçerken suyun soğuğunu hissetmiştim. Sonra yine ağaçların arasına girmiştik.
Yürürken amcamın yüzü aklıma geliyordu. Her seferinde başka bir şey düşünmeye çalışıyordum.
Olmuyordu.
Kentus durduğunda birkaç adım daha attım.
“Karlos. Burada duralım.”
Başımı kaldırdım.
Şehri artık göremiyordum.
“Biraz oturabilir miyim?”
“Otur. Ama yanımdan ayrılma.”
Sesindeki değişiklik yüzünden ona baktım.
Ağaçların arasını inceliyordu.
“Ne var?”
“Bir şey yaklaşıyor.”
Dinledim.
Dalların sesinden başka bir şey duymuyordum.
Kentus elini omzuma koydu.
“Bana bak.”
Yüzüne baktım.
“Yorgunsun, biliyorum. Ama şimdi dikkatini buraya vermen gerekiyor.”
Başımı salladım.
“Bu dünyada yaşayacaksan tehlikeyi fark etmeyi öğrenmelisin. Her zaman yanında biri olmayabilir.”
“Nasıl fark edeceğim?”
“Buna Son Nefes derler.”
İstemeden nefesimi tuttum.
Kentus fark etti.
“Ciğerlerindeki havadan söz etmiyorum. Pneuma’nın bıraktığı izden.”
Elini omzumdan çekti.
“Bir şey yaklaşırken onu görmeden de sezebilirsin. Sen de öğrenebilirsin. Ama unutma; sen onu hissediyorsan o da seni hissedebilir.”
Ağaçların arasına baktım.
Az önce boş görünen aralıklar şimdi saklanılabilecek yerlere benziyordu.
“Güçlü olanlar bu yüzden nefeslerini gizler,” dedi. “İzlerini bastırırlar. Yaklaşırlar ama geldiklerini anlamazsın. Ne bir baskı hissedersin ne de seni uyaracak bir sarsıntı.”
“Sen yapabiliyor musun?”
Kentus ilerideki ağaca baktı.
“İzle.”
Bir anda yerden ayrıldı.
Elini gövdeye dayayıp kendini yukarı çekti. Ayağı ilk dala bastığında diğerini çoktan yakalamıştı. Birkaç hareket sonra ağacın tepesine yakın ince bir dalın üzerinde duruyordu.
Boynumu kaldırıp arkasından baktım.
Dal neredeyse hiç sallanmıyordu.
Kentus aşağıdaki bir noktaya döndü.
Ben de baktığı yöne çevrildim.
Çalıların arasından uzun parmaklar çıktı.
Bir el toprağa bastı.
Ardından bir başkası.
Önce yerde sürünen birkaç kişi olduğunu sandım.
Gövdesi ağaçların arasından çıkınca yanıldığımı anladım.
Sekiz uzuv, aynı bedeni taşıyordu.
Bacaklara benziyorlardı ama uçlarında ayak yerine eller vardı. Parmakları toprağa açılıyor, kökleri kavrıyor, sonra birbirlerinin ardından yer değiştiriyordu.
Gövdesinin üzerinden dört kol daha sarkıyordu.
Kaburgalarını sayabiliyordum. Aralarındaki koyu boşluklardan ince, kök benzeri lifler uzanıyordu. Başının iki yanındaki dallanmış çıkıntılar, yürürken alçak dallara sürtünüyordu.
İnsana benzeyen yerlerini gördükçe midem yeniden bulandı.
Yaratık durdu.
Yukarıdaki kollardan biri önündeki dalı tuttu.
Parmaklarını kapattı.
Dalın kırılma sesini duydum.
Kentus’a bakmak istedim ama gözlerimi ondan ayıramadım.
Başını yavaşça benim olduğum tarafa çevirdi.
Aklıma Kentus’un söyledikleri geldi.
O da seni hissedebilir.
Pencerelerden birinde bir el vardı.
Cama vuruyordu.
Durduğum yerden yüzünü seçemiyordum. Yalnızca elini, arada bir de arkasında hareket eden gölgeyi görüyordum.
Bir adım attım.
“Buradayız!”
Sesim sisin içine yayıldı.
İçeriden bir bağırış geldi. Ardından başka sesler yükseldi.
Hayattaydılar.
Kentus’a dönmek üzereydim ki ayağımın altı titredi.
Küçük bir sarsıntıydı.
Dengemi bile kaybetmemiştim.
Ama uçağın altındaki asfalt çatladı.
Önce birkaç taş düştü. Ardından tekerleğin dayandığı parça, kenarından koparak aşağı kaydı.
Gövde öne eğildi.
“Hayır…”
Cama vuran el kayboldu.
Uçağın içinden yükselen çığlıkları duydum.
Sonra arkamda sert bir patlama oldu.
Hava sırtıma çarptı. Kollarımı yüzüme kaldırıp sendeledim.
Kentus yanımdan geçmişti.
Bastığı yerden toz ve taş parçaları havalanıyordu. Kendisi çoktan uçurumun ötesine, aşağı kayan gövdeye doğru atılmıştı.
Kollarımı indirdim.
Yetişecekti.
Nasıl yaptığını bilmiyordum ama yetişecekti.
Kentus elini uzattı.
Sonra hareketi değişti.
Gövdeye doğru uzanan kolunu geri çekti. Havada ikinci, daha kısa bir gürültü duyuldu. Savrulan toz yana açılırken Kentus yönünü değiştirip uçurumun yanındaki kaya çıkıntısına indi.
Uçak düşmeye devam etti.
Olduğum yerde kaldım.
Beyaz gövde sisin içinde kayboldu.
Çığlıklar hâlâ geliyordu.
Birkaç saniye sonra aşağıdan ağır bir çarpma sesi yükseldi.
Ona hâlâ kızgındım. Ama şimdi yüzüne bakınca, uçurumun başında söylediklerim aklıma geldi.
Sanki o da yapabileceği başka bir şey olup olmadığını düşünüyor, bir cevap bulamıyordu.
Bir şey söylemek istedim.
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
Kentus kapıyı açtı.
Omzunun üzerinden bakmaya çalıştım.
Hiçbir şey görünmüyordu.
“Önce ben,” dedi.
“İtirazım yok.”
Eşikten geçerken gözden kayboldu.
İstemeden bir adım attım. Elim kapının kenarına gitti.
Sonra diğer taraftan eli göründü.
“Gel.”
Bu kez beklemedim.
Ayağım çamura battı.
Öne sendelediğimde Kentus kolumdan tuttu. Bir elim hâlâ su şişesini sıkıyordu.
Yüzüme soğuk bir rüzgâr çarptı.
Burnuma ıslak toprak ve çürümüş yaprak kokusu doldu. Yakınlarda su vardı; kıyıya vuran küçük dalgaların sesini duyabiliyordum.
Başımı kaldırdım.
Sonra biraz daha kaldırdım.
Önümüzde karanlık bir göl uzanıyordu.
Suyun üzerinde ince bir sis dolaşıyor, karşı kıyının alt tarafını saklıyordu. Sisin üstünden yükselen yapılarsa gökyüzüne ince, sivri çizgiler çekiyordu.
Kuleler.
Önce bir kale sandım.
Gözlerim alıştıkça kulelerin arasındaki evleri seçmeye başladım. Birbirlerine yaslanan yüksek çatılar, dar pencereler, kıyı boyunca uzanan duvarlar…
Ve hepsinin arasından yükselen bir ağaç.
Gövdesinin nerede başlayıp yapıların nerede bittiğini çıkaramıyordum. Kökleri duvarların üzerinden geçiyor, çatılara dolanıyor, bazı yerlerde yeniden toprağa giriyordu.
Bir dalı gölün üzerine kadar uzanmıştı.
Dalın altında asılı duran şeylerin ev olduğunu fark ettiğimde gözlerimi kıstım.
Hayır.
O kadar büyük olamazdı.
Biraz daha baktım.
Oluyordu.
Ama bütün bunların arkasındaki karanlık kütleyi görünce ağacı unuttum.
Bulutların arasında duruyordu.
Kenarlarından sızan soluk ışık, biçimini yer yer ortaya çıkarıyordu. İlk bakışta yuvarlak görünmüştü. Gökyüzüne fazla yakın asılmış karanlık bir ay gibi.
Sonra bulutlardan biri önünden çekildi.
Alt tarafında sivri kayalar vardı.
Kayaların arasından aşağı sarkan uzun çizgiler seçiliyordu. Kök müydü, başka bir şey miydi, anlayamadım.
Kütlenin sağında daha küçük bir parça belirdi.
Ardından onun biraz altında bir başkası.
Aralarında gökyüzü görünüyordu.
“Yere bak.”
Kentus’un sesiyle irkildim.
“Ne?”
“Ayağına.”
Aşağı baktım.
Sağ ayağım bileğime kadar çamura gömülmüştü.
Çekmeye çalıştım.
Çıkmadı.
Kentus kolumu biraz daha sıkı tuttu.
“Yavaş.”
Bir kez daha çektim.
Ayağım çıktı.
Çorabım çıkmadı.
Çamurda kalan deliğe baktım.
Kentus beni yanımızdaki kalın kökün üzerine çıkardı.
Bir ayağım çoraplıydı.
Diğeri değildi.
Başımı yeniden gökyüzüne kaldırdım.
O kadar büyük bir şeyin havada durabildiği yerde çorabımı yerden alamamıştım.
Arkamızdaki kapı rüzgârla hafifçe sallandı.
Hemen dönüp kolunu tuttum.
Kentus elimi bırakmıştı. Ben kapının kenarından bakarken o çevreyi inceliyordu.
Hastane koridorunu aradım.
Lambaları.
Beyaz duvarları.
Az önce yürüdüğümüz zemini.
Kapının arkasında yalnızca eğri bir ağaç ve göle doğru inen çamurlu kıyı vardı.
Diğer tarafa geçtim.
Aynı ağaç.
Aynı kıyı.
“Kapıyı kapatmadık bile,” dedim.
Kentus bana baktı.
“Geri mi dönmek istiyorsun?”
Cevap vermeden önce bir süre düşündüm.
Orada en azından zemin düzdü.
Ama amcam orada değildi.
“Hayır.”
“Öyleyse gel.”
Kolunu bıraktım.
Rüzgâr kapıyı ağır ağır kapattı.
Tak.
Sesin ardından bir süre orada durdum.
Sonra Kentus’un peşinden gittim.
Kıyı boyunca ilerledik.
Ağaçların çoğu suya doğru eğilmişti. Gövdeleri kendi çevrelerinde dönmüş gibi buruluyor, açıkta kalan kökleri yürüdüğümüz zemini bölüyordu.
Bazı dallar o kadar alçaktı ki altlarından eğilerek geçmem gerekti.
Kentus birini eliyle kenara çekip beni bekledi.
Geçerken yapraklara baktım.
Koyu renkliydiler. Kenarlarına ışık vurduğunda gümüş gibi parlıyorlardı.
Elimi uzattım.
“Bilmediğin şeylere dokunma.”
Geri çektim.
“Bakıyordum.”
“Parmaklarınla mı?”
Bir sunağın başında da kendime benzer bir şey söylemiştim.
O düşünceyi şimdilik kenara bıraktım.
Kentus dalı bırakıp yürümeye devam etti.
Birkaç adım sonra yeniden gökyüzüne baktım.
Ağaçların arasından görünen kütlenin altı artık daha belirgindi. Kayalar aşağı doğru daralıyor, en uçta sisin içinde kayboluyordu.
Üst tarafında ağaçlar vardı.
Gerçekten ağaçlar.
“Kentus.”
“Hı?”
“Yukarıda toprak var.”
Başını kaldırdı.
Sonra bana döndü.
“Var.”
Bir süre bekledim.
Devamı gelmedi.
“Yere bağlı değil.”
“Değil.”
“Sen benim neye şaşırdığımı anlıyorsun, değil mi?”
Kentus bu kez durdu.
Önce yukarı, sonra karşı kıyının arkasındaki dağlara baktı. Kaşlarının arası hafifçe toplandı.
“Ejder Adaları,” dedi.
“Adalar mı?”
Başını salladı.
Bulutların içinden görünen küçük parçaları işaret ettim.
“Bunların hepsi?”
“Görebildiklerin.”
Yeniden yukarı baktım.
Göremediklerimi düşünmemeye çalıştım.
“Adını niye öyle koymuşlar?”
Kentus yüzüme baktı.
Bakışını görünce sorduğum soruyu tekrar düşündüm.
“Yok artık.”
“Ne yok?”
“Ejderha mı var?”
“Adalardan mı başlayalım, isminden mi?”
Ağzımı açtım.
Sonra kapattım.
Kentus yürümeye başladı.
Peşinden giderken bir kez daha yukarı baktım. Adaların çevresinde hareket eden küçük noktalar vardı ama kuş mu, kopan taş mı, yoksa gözümün önünde uçuşan bir şey mi olduklarını çıkaramadım.
Öğrenmek için biraz fazla uzaktılar.
Bu mesafeyi beğendim.
Daha yüksek bir kaya parçasına çıkınca gölün büyük kısmını görebildim.
Karşı kıyıya doğru uzanan bir köprü vardı.
Ortası yoktu.
Suyun içinden yükselen kalın ayakların üzerinde iki ayrı parça duruyor, aralarındaki boşluğu sis dolduruyordu.
Kentus çömelip kayanın üzerindeki gevşek taşlardan birini kenara itti.
Yanına çıktım.
“Burası senin bildiğin bir yer mi?”
“Adaları biliyorum.”
“Şehri?”
Bir süre karşıya baktı.
“Bu kıyıdan tanıyamadım.”
“Yani kaybolduk.”
“Sen zaten kayıptın.”
“Artık beraberiz.”
Bu kez cevap vermedi.
Kulelerden birinin penceresinde küçük bir ışık yandı.
Öne eğildim.
“Bak.”
Kentus başını çevirdi.
Işık bir süre durduktan sonra kayboldu. Daha aşağıda, duvarların arasındaki başka bir açıklık aydınlandı.
“Orada insanlar var,” dedim.
Kendi sesimdeki rahatlamayı duydum.
Şehir varsa insanların olması gerekirdi.
Yine de o küçük ışığı görmek iyi gelmişti.
Birisi bir odaya girmişti belki.
Bir kapı açmıştı.
Elindeki lambayı pencerenin önünden geçirmişti.
Anlayabildiğim bir şey yapmıştı.
Elim cebime gitti.
Boştu.
Telefonum yatağın üzerindeydi.
Başımı eğdim.
Ev hâlâ orada mıydı?
Odam?
Yatağım?
Amcam kapının önünden uzaklaşabilmiş miydi?
“Karlos.”
Başımı kaldırdım.
Kentus beni izliyordu.
“Gidelim.”
“Amcamları bulmam lazım.”
“Biliyorum.”
“Buradan ne kadar uzaktalar, onu bile bilmiyorum.”
Kentus göle baktı. Sonra kıyıyı takip ederek uzanan ağaçları işaret etti.
“Önce bir yol bulacağız.”
“Sonra?”
“Birilerini bulacağız.”
“Ya onlar da bilmiyorsa?”
Bana döndü.
“Burada durursak öğrenemeyeceğiz.”
Elimdeki şişeye baktım.
İçinde biraz su kalmıştı.
Kapağını açıp küçük bir yudum aldım. Ardından iyice kapatıp cebime sıkıştırdım.
Kayadan indim.
Kentus arkamdan geldi.
Kıyıdan uzaklaştıkça toprak sertleşti.
Bu, ayağıma iyi gelmişti.
Taşların daha fazla olmasıysa gelmemişti.
Bir süre sessiz yürüdük. Kentus ara sıra durup etrafı dinliyor, sonra yönünü çok az değiştirerek ilerliyordu.
Hastanede böyle yapmıyordu.
Orada hangi koridora gireceğini biliyordu.
Burada baktığı yerlere ben de bakmaya başladım.
Ağaçların arasına.
Yerdeki izlere.
Görüşümüzü kapatan kayaların kenarlarına.
Ne aradığımı bilmiyordum ama yalnızca onun sırtına bakmaktan daha faydalı hissettiriyordu.
“Adalar önceden de uçuyor muydu?” diye sordum.
“Evet.”
“Peki ne değişti?”
Kentus başını yukarı çevirdi.
Bir dalın arasından en büyük adanın altı görünüyordu.
“Buradan bu kadar büyük görünmemeleri gerekirdi.”
Adımlarım yavaşladı.
“Yaklaştılar mı?”
“Ya onlar ya biz.”
Arkamı dönüp geldiğimiz yere baktım.
Göle artık ulaşamıyordum. Ağaçlar görüşümü kapatmıştı.
Dünya yer değiştiriyorsa bir yere geri dönmek nasıl olacaktı?
Bu soruyu sormadım.
Cevabını duymak istemediğimden değil.
Kentus’un da bildiğini sanmıyordum.
İlk ışığı iki gövdenin arasında gördüm.
Yere yakındı.
Beyaz, küçük bir nokta.
Durup baktım.
Sis önünden geçince soldu, ardından tekrar belirginleşti.
“Kentus.”
O da görmüştü.
Elini hafifçe kaldırıp beklememi işaret etti. Birkaç adım ilerleyerek ağacın yanından baktı.
“Bir tane daha var,” dedim.
İlk ışığın ilerisindeydi.
Onun arkasında bir başkası.
Ağaçların arasından düz bir sıra hâlinde uzanıyorlardı.
Kentus çevreyi dinledikten sonra ilerledi.
Peşinden gittim.
Ayağımın altındaki yüzey bir anda değişti.
Sertleşti.
Düzleşti.
Aşağı baktım.
Çamurun arasında koyu gri bir şerit vardı.
Çömelip üzerindeki yaprakları kenara ittim. Parmaklarımı yüzeyde gezdirdim.
Pütürlüydü.
Tanıdıktı.
“Asfalt.”
Kentus yanıma geldi.
“Ne?”
“Yol.”
Başımı kaldırıp ağaçların arasına baktım.
“Biz yolları böyle yapıyoruz.”
Ayağa kalktım.
Yüzey, toprağın altından çıkıp ileride yeniden kayboluyordu. Bir kök asfalta girerek onu kaldırmıştı. Kenarındaki kırık parçalar üst üste binmişti.
Ama devamı vardı.
İlk kez Kentus’un önüne geçtim.
“Karlos. Yavaş.”
“Bir yere çıkıyor olmalı.”
“Yere bakarak yürü.”
Baktım.
Bir çatlağın üzerinden geçtim. Önümdeki dalı kaldırdım.
Ağaçların arası açıldı.
Ve yol genişledi.
Beklediğimden çok daha fazla.
Karşı kenarını sisin içinde güçlükle seçebiliyordum.
Ortada geniş, beyaz bir çizgi vardı. İleride kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu.
Sağımızdaki ışıkların karşısında ikinci bir sıra uzanıyordu.
Durup iki tarafa baktım.
Kaldırım yoktu.
Binalar yoktu.
Kavşak yoktu.
Yalnızca geniş bir asfalt alan, üzerindeki işaretler ve iki yanında uzanan ışıklar.
Bir süre öylece kaldım.
Sonra neye baktığımı anladım.
“Bu yol değil.”
Kentus yanıma geldi.
“Az önce yol dedin.”
“Pist.”
Bana baktı.
“Uçakların indiği yer.”
“Uçak?”
Cevap verecektim.
Ama ilerideki çizgileri görünce sustum.
Asfaltın üzerinde koyu izler vardı.
Işıkların bazıları yanmıyordu.
Bir tanesi yerinden sökülmüş, kablosuyla birlikte toprağın üzerine devrilmişti. Sağlam kalanlar sisin içinde aralıklarla parlıyordu.
Yanlarından geçerken başımı eğip baktım.
Küçük bir lambaydı.
Camı vardı.
Vidaları vardı.
Elimi uzatsam dokunabileceğim kadar sıradandı.
Gökyüzündeki adalara baktım.
Sonra yeniden lambaya.
İkisini aynı anda anlamayı başaramadım.
“Kentus.”
Sesim alçalmıştı.
“Bu benim dünyamdan.”
Yere baktı.
Ardından ileride asfaltın içinden yükselen ağaçlara.
Bir şey söylemedi.
Pistin ortasına doğru yürüdüm.
Koyu izler burada daha derindi. Yan yana uzanan çizgiler bir noktadan sonra yön değiştirmiş, asfaltı kazıyarak ilerlemişti.
İzlerden birinin içinde küçük metal parçaları vardı.
Birkaç adım ötede daha büyüğünü gördüm.
Beyazdı.
Bir kenarı içeri doğru kıvrılmıştı.
Kentus eğilip parçaya baktı ama eline almadı.
Ben devamına baktım.
Sis, pistin ilerisini kapatıyordu.
İçinde uzun bir gölge vardı.
“Şurada bir şey var.”
Kentus doğruldu.
Birlikte yürümeye başladık.
Yaklaştıkça gölgenin biçimi ortaya çıktı.
Uzun, yassı bir parçaydı. Bir ucu asfalta dayanıyor, diğer ucu toprağa gömülüyordu.
Üzerinde koyu çizgiler vardı.
Boyası bazı yerlerde kazınmış, altındaki metal açığa çıkmıştı.
Birkaç adım kala durdum.
Bunu daha önce görmüştüm.
Fotoğraflarda.
Videolarda.
Gökyüzüne baktığımda.
Ama hiçbir zaman böyle, tek başına yerde görmemiştim.
Bir kanattı.
Uçak kanadı.
Gövdeye bağlanması gereken tarafı parçalanmıştı. Açıkta kalan metalin arasından kablolar sarkıyordu.
Bir süre yalnızca oraya baktım.
Sonra pistteki izlere döndüm.
Kanadın yanından geçip sisin içine devam ediyorlardı.
“Karlos—”
Koşmaya başladım.
İlk birkaç adımda dizim sızladı.
Yavaşlamadım.
Ayağım sert bir parçaya bastı. Dengemi kaybedip yana savruldum ama düşmeden toparlandım.
Gözüm izlerdeydi.
Metal parçaları çoğalıyordu.
Yerde ezilmiş bir tekerlek vardı. Biraz ilerisinde asfalta saplanmış, ne olduğunu çıkaramadığım koyu renkli bir parça duruyordu.
Etrafından dolaştım.
Kentus’un adımlarını arkamda duyuyordum.
Nefesim hızlanmıştı.
Sisin içinde bir şey belirdi.
Önce kuyruğu gördüm.
Yukarı doğru yükselen, yana eğilmiş bir şekil.
Birkaç adım daha attım.
Sonra sıralanmış küçük pencereler ortaya çıktı.
Beyaz gövdenin üzerindeki uzun çizikler.
İçeri çökmüş bir bölüm.
Olması gereken yerde bulunmayan kanat.
Yavaşladım.
Pist önümde kesiliyordu.
Kırılmış asfaltın kenarından sonrası boşluktu.
Ve uçağın gövdesi, burnu uçuruma taşmış hâlde, tam o kenarda duruyordu.
“Kentus D. Kranus.”
Başımı hafifçe salladım.
İsminin tamamını söylemesiyle bir şey anlamam gerekiyormuş gibi yüzüme bakıyordu.
Anlamamıştım.
“Memnun oldum.”
Kentus cevap vermedi.
Bakışları üzerimde gezindi. Önce yüzüme, sonra ellerime baktı. Kaşlarının arasındaki çizgi biraz daha derinleşti.
“Sen buraya nasıl girdin?”
“Kapıdan.”
“Onu anladım.”
Sesi, hiç de anlamış gibi çıkmıyordu.
Bir adım yaklaştı.
“Pneuma konusunda bu kadar toy biri…”
Cümlenin devamını getirmedi. Başını hafifçe yana eğip yeniden yüzüme baktı.
Ben de baktım.
Belki eksik kısmı yüzümde arıyordu.
“Ney konusunda?”
“Pneuma.”
“İlk söylediğinde de anlamadım.”
Bu kez kaşları kalktı.
Bir süre öylece durduktan sonra kantine açılan tarafı işaret etti.
“Geç bakalım.”
“Neden?”
“Konuşacağız.”
“Burada konuşamıyor muyuz?”
“Geç.”
Geçtim.
Adamın ne iş yaptığını bilmiyordum ama insanları bir yere geçirme konusunda deneyimliydi.
Az önce kalktığım sandalyenin yanında durdum. Su şişem hâlâ masadaydı.
Kentus karşıma geçti.
“Adın?”
“Karlos.”
“Nereden geldin?”
“Evimden.”
“Kaç yaşındasın?”
“On yedi.”
“Soyadın?”
“Astermoon.”
“En sevdiğin renk?”
“Mavi.”
Bir an durdum.
“Ne?”
“Kaç yaşındaydın?”
“On yedi. Az önce söyledim.”
“Evde yalnız mıydın?”
“Hayır.”
“Kiminleydin?”
“Amcamlarla.”
“Kapıyı nerede gördün?”
“Odamda.”
“Rengin?”
“Ne rengim?”
“En sevdiğin.”
“Mavi.”
Şişeyi elime aldım.
“Ben bir yere kayıt mı oluyorum?”
Kentus’un ağzının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
“Otursana.”
“Az önce geç dedin, şimdi otur diyorsun. Sonra ne var?”
“Muhtemelen sus.”
Sandalyeyi çekip oturdum.
Bacaklarım bu karara benden daha hızlı razı olmuştu.
Kentus ayakta kaldı.
“Amcan nerede?”
Kapağı çevirmeyi bıraktım.
“Bilmiyorum.”
“Sen kapıdan geçerken yanındaydı?”
“Hayır. Dışarı çıkmıştı. Ben çıkamadım.”
“Niye?”
“Kapının önünde bir kaya yükseldi.”
Söyledikten sonra yüzüne baktım.
Kaya kısmında bir tepki bekliyordum.
Vermedi.
“Elimi uzatsam yetişecektim,” dedim. “Sonra zemin… Neyse. Yukarı çıktım. Odamda başka bir kapı vardı. Ondan geçtim.”
Kentus bir süre ellerime baktı.
Şişeyi fazla sıkmış olmalıydım. Plastik, parmaklarımın altında çıtırdadı.
Tutuşumu gevşettim.
“Ne zamandır buradasın?”
“Bilmiyorum. Bir süredir yürüyorum.”
“Başka birini gördün mü?”
“Burada mı?”
“Evet.”
“Seni.”
“Benden önce?”
“Hayır.”
Kentus başını salladı.
Sorularının arasında neredeyse hiç boşluk bırakmıyordu. Cevap verirken yüzüme, ellerime, bazen de ayağıma bakıyordu.
Bu sefer soru gelmeyince ben sordum.
“Bir sorun mu var?”
“Onu anlamaya çalışıyorum.”
“Buldun mu?”
“Birkaç tane.”
Güzel.
Ben bir tane insan bulmuştum. O bende birkaç tane sorun bulmuştu.
“Demek adın Karlos, ha?”
“Elimizdeki bilgiler o yönde.”
“Astermoon…”
Soyadımı ağır ağır tekrarladı.
“Astrom Krallığı’ndan mısın?”
“Hayır. Orası neresi ki?”
Kentus’un yüzü değişti.
“Ne demek neresi, gavat?”
Şişeyi ağzıma götürürken durdum.
Tanışalı daha birkaç dakika olmuştu.
Aramızdaki resmiyet hızlı ilerliyordu.
“Bilmediğim yerin neresi olduğunu sordum.”
“Astrom’u bilmiyorsun?”
“Hayır.”
“Hiç duymadın?”
“Şu an duydum.”
Kentus ellerini beline koyup tavana baktı.
Ben de baktım.
Yardımcı olacak bir şey yoktu. Yalnızca lambalar.
“Hem krallıklar dönemi bitmedi mi?” dedim.
Başını yeniden bana çevirdi.
“Ne bitti?”
“Krallıklar. Yani hâlâ olan vardır da sen öyle söyleyince…”
“Ne boş sallıyorsun lan? Kralı devirdiler de benim mi haberim yok?”
“Ben senin kralını nereden bileyim?”
“Bir örgütten falan mısın sen?”
“Lise öğrencisiyim.”
“O ne örgütü?”
Ağzımı açtım.
Kapattım.
Buna vereceğim birkaç cevap vardı ama şu an hiçbirinin faydası olmayacaktı.
“Okula gidiyorum,” dedim.
“Onu baştan söylesene.”
“Söyledim zaten.”
Karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu.
İlk kez benimle aynı hizadaydı.
Bu, sorgunun bittiği anlamına gelmiyordu. Yalnızca kendisi de yorulmuştu herhâlde.
“Peki, Karlos. Nereden geldiğini bir daha anlat.”
Bu kez evimden başladığımda sözümü kesmedi.
Gökyüzünün beyaza dönmesini anlattım. Aşağı düşen ışıkları, sarsıntıyı, amcamın odama girişini…
Sokağın yerinde yükselen dağdan bahsederken bir an durdum.
O görüntüyü düşündüğümde hâlâ penceremin önünde duruyormuşum gibi hissediyordum.
Kentus bekledi.
“Sonra kapıyı gördüm,” dedim. “Buraya geldim. Hepsi bu.”
“Pneuma’yı gerçekten bilmiyorsun.”
Soru gibi söylememişti.
“Bilmiyorum.”
“Astrom’u da.”
“Onu da.”
Yüzümü son bir kez inceledi. Ardından sandalyesine yaslandı.
“Ya çok iyi hazırlanmışsın ya da doğru söylüyorsun.”
“Ben doğru söylüyorum zaten.”
“Öyle görünüyor.”
“Nereden anladın?”
“Bildiğin şeyleri sorarken sinirlendin. Bilmediğin şeylerde cevap aradın. Amcandan bahsederken de şu şişeyi parçalayacaktın.”
Elimdeki şişeye baktım.
Üzerinde parmaklarımın bıraktığı çukurlar vardı.
“İnsan yalan söylerken de sinirlenebilir.”
“Elbette.”
“Yani kesin bilmiyorsun.”
“Kesin bildiğim şey, çok konuştuğun.”
Suyu içtim.
Bu soruya cevap vermemeyi seçmiştim.
Kentus parmaklarını masaya bir kez vurdu.
“Demek başka dünyadansın, ha? Buna inanmamı mı bekliyorsun?”
Şişeyi indirdim.
“Ben başka dünya falan demedim. Onu sen söyledin, bir.”
Parmağımı kaldırdım.
“İki, beni niye sorguluyorsun?”
“Çünkü burada karşıma çıktın.”
“Sen de benim karşıma çıktın.”
“Ben sana adımı söyledim.”
“Ben de söyledim. Hatta en sevdiğim rengi bile söyledim. Sıra sende.”
“Mavi değil.”
“Bayağı yardımcı oldu.”
Kentus burnundan kısa bir nefes verdi.
Gülmüş müydü?
Emin olamadım.
“Araf’ta bir hareketlilik oldu,” dedi. “Kim gelmiş diye bakmaya çıktım.”
“Araf?”
“Biri girince epey gürültü yapıyor.”
Başımı kantinin arkasına çevirdim.
“Ben hiçbir şey duymadım.”
“Duymanı beklemiyordum.”
“Az önce gürültü dedin.”
“Senin duyacağın türden değil.”
Bir an sustum.
Bir soru sorduğumda iki tane yenisi çıkıyordu.
“Bir dakika. Ne Araf’ı?”
Kentus bana baktı.
Sonra etrafımıza.
Sonra tekrar bana.
“Araf,” dedi. “Şu an bulunduğumuz yer.”
“Hastane değil mi burası?”
“Hastaneye benziyor.”
“Evet. Çünkü hastane.”
“Öyle mi?”
Koridora baktım.
Boş odalar, bitmeyen yollar, kimsenin olmadığı bir danışma masası…
İtirazım biraz zayıfladı.
“Kapılardan geçmedin mi?” diye sordu. “Araf kapılarından.”
“O beyaz kapılar mı?”
Başını salladı.
“Ama Araf…” Elimi alnıma götürdüm. “Ölümle yaşamın arasındaki çizgi gibi bir şey değil miydi? Nasıl kapıdan giriliyor?”
“Kapıyı açıyorsun.”
Baktım.
“Sonra geçiyorsun.”
“Onu yaptım zaten.”
“Evet. Sorun nerede?”
Adam ciddi görünüyordu.
Bu daha kötüydü.
Kentus yeniden öne eğildi.
“Şşt. Sen niye Araf dediğime bu kadar çabuk ikna oldun?”
“İkna olmadım.”
“Nasıl girildiğini soruyorsun.”
“Girdim çünkü.”
“Az önce hastane diyordun.”
“Hâlâ hastaneye benziyor!”
Sesim boş kantinde yankılandı.
İkimiz de sustuk.
Bir süre sonra gözlerimi ovuşturdum.
Yorgundum.
Ayaklarım üşüyordu.
Amcamın nerede olduğunu bilmiyordum.
Şimdi bir de öldükten sonra gidildiğini sandığım bir yerde oturup tanımadığım bir adamla kapıların işleyişini tartışıyordum.
Kentus daha alçak bir sesle konuştu.
“Araf’ı biliyorsun. Pneuma’yı bilmiyorsun. Söylediklerine bakılırsa bildiğim yerlerden de gelmiyorsun.”
Cevap vermedim.
“Bu adı nereden duydun?”
Başparmağımı şişenin kapağında gezdirdim.
“Şey…”
Bekledi.
“Ben çocukken bir melekle tanışmıştım da.”
Kentus kıpırdamadı.
İlk kez soruyu hemen yetiştirememişti.
“Ne?”
“Bir melek.”
“Onu duydum.”
“İlk söylediğimde anlamadın sandım.”
Bakışından, bu cevabı çok beğenmediğini anladım.
“Nasıl tanıştın?”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Geldi.”
“Sana?”
“Evet.”
Kentus sandalyesinde doğruldu.
“Niye?”
“Ruhum kaldırıyor mu diye.”
“Neyi?”
“Onu. Karşılaşmayı… Tam olarak nasıl anlatsam bilmiyorum.”
Söylediklerim ağzımdan çıktıkça daha tuhaf duyuluyordu.
Uzun zamandır birine anlatmamıştım.
“Ruhum kaldıramazsa ölüyormuşum.”
Kentus’un bakışları yüzümde sabitlendi.
Ben devam ettim.
“Eskiden adını tarihe yazdırmış bazı insanlar da benim gibiymiş.”
Bunu söylerken ayaklarıma baktım.
Bir çorabımın ucuna ince bir toz tabakası yapışmıştı.
Tarihe adını yazdıranların başlangıcı da böyle miydi acaba?
Kentus bir süre konuşmadı.
Sonunda çenesini ovuşturdu.
“Benim bildiğim melekler biraz farklı.”
“Nasıl farklı?”
“Anlattığın gibi gelip çocuklarla tanışmıyorlar.”
“Benimki de randevu almamıştı.”
Bu kez gerçekten ağzının kenarı kıpırdadı.
“Eh,” dedi. “Herhâlde kültürel farklar.”
Yüzüne baktım.
Dalga mı geçiyordu, ciddi miydi?
Adamla konuşurken bunu ayırt etmeyi öğrenmem gerekiyordu.
Ama önce başka bir şeyi öğrenmek istiyordum.
“Buradan nasıl çıkacağız?”
Kentus sandalyesini geriye itti.
“Biliyor musun?” diye ekledim.
“Biliyorum.”
İlk kez tereddütsüz cevap vermişti.
Hemen ayağa kalktım. Dizimdeki ağrı yüzünden masaya tutunmam gerekti.
Kentus aşağı baktı.
“Yürüyebiliyor musun?”
“Yürüyebiliyorum.”
“Topallıyorsun.”
“Yürüyebiliyorum ama memnun değilim.”
Bir an dizime baktıktan sonra koridora yöneldi.
“Peşime düş.”
Şişeyi alıp arkasından gittim.
Adımları benimkilerden uzundu ama kantinden çıktıktan sonra hızını biraz düşürdü. Yanına yetişince yeniden ileri baktı.
“Benim dünyamda en son yer yerinden oynuyordu,” dedim.
Kentus tabelalara bakmıyordu. Kapılarda durmuyor, hangi koridoru seçeceğini düşünmüyordu.
Ben burada aynı yere dönmeyi başarı sayacak duruma gelmiştim.
“Senin dünyan da değişiyor muydu?” diye sordum.
“Değişiyor derken?”
“Hani az önce anlattığım şeyler. Yer yarılıyor. Dağlar çıkıyor. Ormanlar oluşuyor…”
Kentus birkaç adım sessiz yürüdü.
“Bir dağ indi,” dedi.
Başımı çevirdim.
“Ne?”
“Dağ.”
“Onu anladım. Nasıl indi?”
“Yere.”
Yürümeyi bıraktım.
Kentus iki adım sonra durup bana döndü.
“Geliyor musun?”
“Dağ nereden yere indi?”
“Yukarıdan.”
Bir süre yüzüne baktım.
Elimle havayı işaret ettim.
“Şuradan mı?”
“Evet.”
“Gözünün önünde?”
“Evet.”
“Ve sen bunu şimdi mi söylüyorsun?”
“Şimdi sordun.”
Ağzım açık kaldı.
Kentus bekledi.
O kadar sakindi ki bir an asıl tuhaf davranan kişinin ben olduğumu düşündüm.
“Dağ,” dedim bir kez daha.
“Adını değiştirmeyeceksek evet.”
“Bir dağın gökten inmesi senin için normal mi?”
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Altında değildim.”
Söyleyecek bir şey bulamadım.
Sonra başımı salladım.
“Eh. Herhâlde kültürel farklar.”
Kentus bu kez kısa bir kahkaha attı.
“Çabuk öğreniyorsun.”
Yeniden yürümeye başladı.
Arkasından giderken tavana baktım.
Üstümüzde yalnızca bir kat daha vardı.
Şimdilik.
Koridorun sonunda ışık daha soluktu.
Buraya daha önce gelip gelmediğimi çıkaramadım. Duvarlar yine aynı renkti. Lambalar aynı aralıklarla dizilmişti.
Kentus ise hiç duraksamadan ilerliyordu.
Şişenin kapağını kontrol edip iyice sıktım.
“Bir şey daha soracağım.”
“Sormazsan şaşıracağım.”
“Kapı kapandığında geri dönemiyoruz, değil mi?”
Bana kısa bir bakış attı.
“Denemişsin.”
“Birkaç kez.”
“İşe yaradı mı?”
“Hayır.”
“O zaman aynı kapıyı zorlayıp durma.”
Koridorun sonuna baktım.
Bir kapı vardı.
Duvara bağlı değildi.
Tıpkı odamda duran kapı gibi, tek başına bekliyordu.
Adımlarım yavaşladı.
Kentus kapının önünde durup koluna uzandı.
Amcamın dış kapıda bana uzattığı eli hatırladım.
Bu kez gözlerimi kapıdan ayırmadım.
Güvenli bir yer.
Kapıdan geçerken aklımdaki tek şey buydu.
Ayağım sert bir zemine basar basmaz arkamı döndüm ve kapıyı çektim.
Gürültü kesildi.
Elimi koldan çekemedim. Bir saniye, iki saniye… Dörde kadar saydım. Nefesim hâlâ düzelmemişti.
Kapıya yaslanıp başımı eğdim.
Ayaklarımın altı hareket etmiyordu.
Tavandan bir şeyler dökülmüyordu.
Burada güvendeydim.
En azından şimdilik.
Amcamın bana uzattığı el gözümün önüne geldi.
Parmaklarımı kapının koluna daha sıkı geçirdim.
Onları alamamıştım.
Ben buradaydım. Onlar hâlâ dışarıdaydı.
Elimi kapıya vurdum.
“Siktir… Her şey boka sarıyor.”
Bir an öylece durdum. Sonra kolu aşağı bastırıp kapıyı yeniden açtım.
Odam yoktu.
Karşıda soluk ışıklarla aydınlanan bir koridor uzanıyordu.
Eşikten geçtim, hemen yanından dolanıp geri geldim.
Aynı yerdeydim.
Biliyordum.
Daha önce de olmuştu.
Yine de kapıyı bir kez daha açtım.
Koridorun ortasında duruyordum.
İki tarafa da baktım. Tavana aralıklarla yerleştirilmiş uzun lambalar, uzaklaştıkça birbirine karışıyordu. Duvarların alt yarısı soluk gri, üstü beyazdı. Bazı kapıların yanında cam bölmeler vardı.
Bir laboratuvar mıydı burası?
Birkaç adım attım.
Çoraplarımın altında soğuk zemini hissedince aşağı baktım.
Ayakkabılarım.
Kapının yanında kalmışlardı.
Dünya parçalanırken ayakkabı giymeyi unutmuş olmam çok anlaşılırdı ama bu bilgi ayaklarımı ısıtmıyordu.
Duvara tutunup bir ayağımı kaldırdım. Çorabımın altı evdeki toza bulanmıştı.
En azından kan yoktu.
Ayağımı indirdim.
Havada tanıdık bir koku vardı.
Başta adını koyamadım. Biraz keskin, temizlik yapılmış yerlerde duyulan türden bir kokuydu. Burnuma her geldiğinde sanki az ileride ne göreceğimi biliyormuşum gibi hissediyordum.
Camlı bir kapının önünde durdum.
İçeride beyaz bir masa ve duvarın yanına itilmiş tekerlekli bir tabure vardı.
Bir hastane.
Olabilir miydi?
Derin bir nefes aldım.
Omuzlarımın biraz gevşediğini ancak o zaman fark ettim.
Çocukken hastaneleri severdim.
Çoğu çocuğa söylesem tuhaf bakardı herhâlde. İğne yapılan, insanların ağladığı, bazen de fısıldayarak konuştuğu bir yeri sevmek…
Ama babam orada çalışıyordu.
Benim için mesele buydu.
Babam doktordu.
Bazen beni de yanında götürürdü. Her zaman değil. İşi uygun olduğunda, bir de çok uslu duracağıma söz verirsem.
Bu sözü vermek kolaydı.
Tutmak biraz daha uğraştırıyordu.
Odasında dönerek yükselen bir tabure vardı. Ayaklarım yere değmediği için kenardaki masadan güç alıp kendi etrafımda dönerdim.
Bir gün içeri girdiğinde beni yine dönerken bulmuştu.
“Başın dönecek.”
“Dönmüyor.”
Durup ona bakmaya çalışırken az kalsın tabureden düşüyordum.
Babam kolumdan tutmuştu.
“Tabii. Oda dönüyor zaten.”
Gülmüştüm.
Şimdi camın arkasındaki tabureye bakarken ağzımın kenarı kıpırdadı.
Sonra koridorun sessizliğini yeniden duydum.
Babamın odasında yalnız kaldığım zamanlarda bile dışarıdan ses gelirdi. Birileri yürür, bir kapı açılır, uzaktan adı anons edilirdi. Ben de kapıya bakıp birazdan döneceğini bilirdim.
Burada hiçbir şey yoktu.
“Ah… Maziye gittim doğrusu.”
Sesim koridorda hafifçe yankılandı.
Burnumdan bir nefes daha aldım.
“Buranın kokusu hâlâ aynı.”
Elimi camdan çektim.
Babamın çalıştığı hastane olmadığını biliyordum. Duvarlar farklıydı. Koridor çok uzundu.
Yine de yürümeye başlamak biraz daha kolay geldi.
İlk köşeyi döndüğümde bekleme koltuklarıyla karşılaştım.
Duvar boyunca dizilmişlerdi. Aralarında küçük masalar vardı ama üzerlerinde ne bir dergi ne de unutulmuş bir bardak duruyordu.
“Kimse var mı?”
Bekledim.
Bu defa sesim gerçekten uzaklaştı.
Cevap gelmedi.
Yürümeye devam ettim. Bir kapının camına yaklaşıp içeri baktım, ardından diğerine.
Boş odalar.
Düzeltilmiş sandalyeler.
Kapalı dolaplar.
Bir yerlerde çalışan birini bulmalıydım. Bir güvenlik görevlisi, doktor, temizlikçi… Herhangi biri.
Koridorun sonunda daha aydınlık bir alan vardı.
Oraya çıktığımda başımı kaldırdım.
Tavan yükselmişti.
Geniş bir salonun ortasındaydım. İkinci kat, salonun çevresini dolaşıyor; yukarıdaki odaların camları aşağıdaki ışıkları yansıtıyordu. Korkulukların gerisinde başka koridorlar görünüyordu.
Ortada büyük bir danışma masası vardı.
Üzerinden sarkan tabelaların okları farklı yönleri gösteriyordu.
Bu, birkaç odadan oluşan küçük bir yer değildi.
Bayağı büyük bir hastaneydi.
“Merhaba?”
Danışmaya yaklaştım.
Masanın arkasına eğildim.
Kimse yoktu.
Biraz önce buraya çıkmadan önce kendimi daha iyi hissetmiştim. Şimdi bu kadar büyük bir yerin boş olması rahatsız etmeye başlamıştı.
Hastane dediğin yerde biri olurdu.
Gece de olsa olurdu.
Üstelik dışarıda olanlardan sonra…
Amcam.
Elimi cebime attım.
Boştu.
Diğer cebimi de yokladım. Sonra ikisini birden, sanki ilkinde yeterince iyi bakmamışım gibi tekrar kontrol ettim.
Telefonumu almaya dönmüştüm.
Alamamıştım.
“Tabii,” diye mırıldandım.
Danışma masasının çevresine baktım. Bir telefon aradım ama göremedim.
Burada durmanın faydası yoktu.
En yakındaki koridora girdim.
Bir koridor.
Ardından bir diğeri.
Sonra sola ayrılan başka bir koridor.
Başlarda hangi yöne döndüğümü aklımda tutmaya çalışıyordum. Bir süre sonra bütün köşeler birbirine benzemeye başladı.
Aynı lambalar.
Aynı kapılar.
Aynı boşluk.
Bazen bir odanın önünde durup dinliyordum. İçeriden ses gelmeyince kolunu yokluyor, açılırsa başımı uzatıyordum.
“Kimse var mı?”
Bunu kaçıncı kez söylediğimi bilmiyordum.
Bir odada yatağın kenarına oturmayı düşündüm.
Sonra kalkmak istemeyeceğimi fark edip devam ettim.
Dizim ağrıyordu. Evde yatağın köşesine çarptığım yer, her adımda kendini hatırlatıyordu. Ağzım da iyice kurumuştu.
Bir duvarın dibinde durup yutkundum.
Boğazım acıdı.
Su bulmalıydım.
Başka bir köşeyi döndüm.
Karşıma yeniden geniş salon çıktı.
Danışma masasını görünce durdum.
“Yok artık.”
Aynı yere dönmüştüm.
Bir süre masaya baktım. Sonra salona açılan koridorları tek tek gözden geçirdim.
Sağdakine girmiştim.
Karşıdakine de.
Merdivenin yanındakinden az önce çıkmıştım.
Hatırladığım kadarıyla bakmadığım üç koridor kalmıştı.
Başımı geriye atıp gözlerimi kapattım.
Kısa bir süreliğine.
Sadece dinlenmek için.
Gözlerimi açtığımda ikinci katın korkulukları hâlâ üzerimdeydi.
“Tamam. Üç tane.”
En yakındakine yöneldim.
Kantini az kalsın geçiyordum.
Koridorun yanındaki geniş açıklıktan masa ve sandalyeleri görünce durdum.
Tezgâhın arkasında kimse yoktu.
Bu artık şaşırtıcı değildi.
Ama tezgâhın yanında bir buzdolabı vardı.
Cam kapısının ardında su şişeleri duruyordu.
Doğruca yanına gittim.
Kolu çektim. İçeriden gelen serin hava yüzüme vurdu.
Raflara baktım.
Su.
Alt rafta da su.
Yiyecek hiçbir şey yoktu ama şu an itiraz edecek değildim.
Bir şişe alıp kapağını çevirdim.
İlk yudumu fazla hızlı içtim. Boğazım takılınca şişeyi indirip öksürdüm.
“Yavaş, salak.”
Bir sonraki yudumu daha küçük aldım.
Sırtımı tezgâha yasladım.
Soğuk su boğazımdan geçtikçe ne kadar susadığımı anlıyordum.
Şişeyi yarıladıktan sonra yakındaki sandalyeye oturdum.
Bacaklarımı uzattım.
Birkaç saniye yalnızca oturdum.
Sonra elimdeki şişeye baktım.
Çocukken babamın işi uzadığında kantine inerdik. Bazen yemek alırdı, bazen yalnızca içecek. Karşıma oturunca önlüğünün cebindeki kalemleri çıkarıp masaya koyardı.
Ben de birini alır, peçetelerin üzerine bir şeyler çizerdim.
Başımı kaldırıp karşımdaki boş sandalyeye baktım.
Şişenin kapağını kapattım.
Amcam dışarı çıkmıştı.
Bunu görmüştüm.
Benimle aynı yerde sıkışıp kalmamıştı. Belki diğerlerini alıp evden uzaklaşmıştı. Belki şu an beni arıyordu.
Arıyordu tabii.
Ayağa kalkmam gerekiyordu.
Tam ellerimi masaya koymuştum ki içeriden bir ses geldi.
Bir ayak sesi.
Kıpırdamadım.
Ardından bir tane daha.
Başımı kantinin arka tarafına çevirdim.
Tezgâhın yanında dar bir geçit vardı. Ses oradan geliyordu.
“Merhaba?”
Adımlar kesildi.
Şişeyi masanın üzerine bıraktım.
Cevap bekledim.
Kimse konuşmadı.
Az önce saatlerdir birini arıyormuş gibi hissediyordum. Şimdi biri gerçekten oradayken yerimden kalkmak istemiyordum.
Sandalyeyi geriye itip ayağa kalktım.
“Orada biri mi var?”
Geçide doğru yürüdüm.
Tezgâhın ucuna gelince durup başımı uzattım.
Bir adam vardı.
Bana dönük duruyordu.
Otuz yedi yaşlarında görünüyordu. Kısa sakalı çenesinin belirgin çizgisini takip ediyordu. Kahverengi saçlarını biraz geriye doğru yatırmıştı ama birkaç tutam yerinden çıkmıştı.
Bakışları önce yüzümde durdu, sonra üzerimde gezindi.
Ben de ona bakıyordum.
En azından siyah bir siluet değildi.
Yüzü vardı.
Bu gece beklentilerim epey düşmüştü.
Bir şey söylemek için ağzımı açtım ama adam benden önce konuştu.
“Hey. Sen de kimsin?”
Sesindeki sertlik yüzünden olduğum yerde biraz doğruldum.
“Eh… Ben Karlos. Sen?”
Kısa bir an sustu.
“Kentus.”
Yüzüme bakmayı sürdürdü.
“Kentus D. Kranus.”
Gözlerimi açtım.
Benim adım Karlos Astermoon.
Yaşım on yedi.
Bir lise öğrencisiyim.
Ve şu an gözlerimi açtığım yer hakkında en ufak bir fikrim yok.
Beyazdı.
Tavan, duvar ya da ufuk çizgisi seçemiyordum. Başımı hangi yöne çevirirsem çevireyim aynı beyazlıkla karşılaşıyordum. Gözlerimin önüne bir şey örtüldüğünü düşünüp elimi yüzüme götürdüm.
Elimi görebiliyordum.
Güzel. En azından hâlâ ellerim vardı.
Doğrulup altımdaki yüzeye dokundum. Sertti ama neye dokunduğumu çıkaramadım. Parmaklarımı bastırdım, avucumu sürttüm. Sonra ayağa kalkıp üstümü yokladım.
Telefonum yoktu.
Tabii. Tam da lazım olduğu zaman.
“Hey?”
Bekledim.
“Kimse var mı?”
Sesim uzaklaşmadı bile. Ağzımdan çıkıp hemen önümde kaybolmuş gibiydi.
Buraya nasıl gelmiştim?
Hatırladığım son şeyi bulmaya çalıştım. Evden çıkmış mıydım? Bir yere mi gidiyordum?
Cevap yoktu.
Bir yön seçip yürümeye başladım.
Uyandığımdan beri tek yaptığım şey yürümekti.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Bir süre adımlarımı saymış, sonra sayıyı kaçırmıştım. Yeniden başlamak da içimden gelmemişti.
Aşağı baktım.
Bacaklarım hareket ediyordu. Ayaklarım yere basıyordu.
Peki ben gerçekten ilerliyor muydum?
Bunu kontrol edebileceğim tek bir şey bile yoktu. Arkam da önüm de aynıydı.
Durup birkaç adım geri gittim.
“Çok faydalı oldu.”
Tekrar önüme döndüğümde, uzakta bir şekil gördüm.
Gözlerimi kıstım.
İki ince çizgi beyazlığın içinde birbirine yaklaşarak uzanıyordu. Aralarındaki yüzey çevresinden biraz daha koyuydu.
Bir yol.
Nereye gittiğini göremiyordum ama ilk kez bir yere gidiyor gibi görünüyordu.
Adımlarımı hızlandırdım.
Yola ulaştığımda kenarına eğilip baktım. Taş döşeli değildi. Toprak da değildi. Yalnızca sınırları belli bir şeritti.
Şu durumda seçici davranacak değildim.
Üzerine çıkıp yürümeye devam ettim.
İlk silueti biraz sonra fark ettim.
Yolun sağında duruyordu.
Bir başı, omuzları ve aşağı doğru uzanan kolları vardı. İnsana benziyordu ama yüzünün olması gereken yerde de vücudunun geri kalanında da yalnızca siyah görünüyordu.
Adımlarım yavaşladı.
“Merhaba?”
Cevap vermedi.
Biraz ileride bir tane daha vardı. Sonra sol tarafta iki tane gördüm.
Bu kadar beyazlığın içinde gözden kaçmaları mümkün değildi. Yine de az önce orada olup olmadıklarından emin olamadım.
Yoldan çıkmadım.
Onlar da yaklaşmadı.
Yürürken başımı çevirip en yakınına baktım. Bana dönük müydü, arkasını mı dönmüştü, anlayamıyordum.
Önüme baktığımda bir kapı görünmeye başlamıştı.
Etrafında duvar yoktu.
Tek başına duruyordu.
Normal bir yerde görsem yanından geçerdim. Burada, karşılaştığım şeyler arasında en anlaşılır olanı buydu.
Yine de birkaç adım kala durdum.
“Bir yere açılıyor musun bari?”
Kapının arkasına bakmak için yana eğildim.
Beyazlık.
Kolunu tuttum, yavaşça aşağı bastırdım.
Açıldı.
Diğer tarafta da beyazlıktan başka bir şey göremedim.
Nedense hayal kırıklığına uğradım. Bir kapı bulmuş olmam, arkasında cevap beklemem için yeterli olmuştu.
Eşikten geçtim.
Ve ayağımın altındaki yüzey değişti.
Dönüp arkama baktım.
Kapı hâlâ oradaydı.
Önümdeyse ağaçlar vardı.
Beyazlık burada daha koyuydu. Uzakta ne olduğunu saklayan gri bir sis, ağaçların arasına yayılmıştı.
Birkaç adım ilerledim.
En yakın ağacın kökleri ayağımın dibine kadar uzanıyordu. Eğilip baktım. Köklerin girdiği yerde toprak yoktu. Beyaz yüzey, gövdenin çevresinde kesintisiz devam ediyordu.
“Ne değişik bir yer…”
Elimi ağacın kabuğuna uzatacaktım ki arkamdan bir ses geldi.
Tak.
İrkilip döndüm.
Kendi sesim dışında duyduğum ilk sesti.
Kapıda biri vardı.
Bir anlığına omzunu ve başının bir kısmını seçebildim. Bulunduğum yerden, az önce geldiğim beyazlığa doğru geçiyordu.
“Hey! Bekle!”
Kapı kapandı.
Koşup koluna yapıştım. Aşağı bastırıp kapıyı kendime çektim.
Arkasında ağaçlar vardı.
Az önce içinden geçtiğim beyaz boşluk yoktu.
Eşikten geçtim.
Hâlâ aynı yerdeydim.
Başımı çevirip az önce yanında durduğum ağaca baktım. Sonra kapının diğer tarafına geçip tekrar denedim.
Hiçbir şey değişmedi.
“Az önce buradan geçtin…”
Kapının çevresinde dolaştım. Adamı görebilmek için ağaçların arasına baktım ama sisten başka bir şey seçemedim.
Kapıyı kapatıp yeniden açtım.
Yine aynı ağaçlar.
Demek kapandığında geçit de kayboluyordu. Elimde kalan, ortalıkta tek başına duran sıradan bir kapıydı.
Kolunu bıraktım.
Adamın yüzünü bile görememiştim. Beni duyup duymadığını da bilmiyordum.
Bütün bu süre boyunca arkamda mıydı?
Ağaçların arasına baktım.
Sis yüzünden birkaç gövdeden sonrasını seçemiyordum. Birinin orada durmasıyla hiçbir şey olmaması arasında, benim görebildiğim kadarıyla pek fark yoktu.
“Harika.”
Bu kez sesimi alçak tutmuştum.
İçeri girdiğimden beri ağaçların arasında belli belirsiz parlayan şeye yöneldim.
Yürüdükçe omuzlarım geriliyordu. Arada bir durup arkamı dinliyordum ama başka ses gelmiyordu.
Ağaçların seyrekleştiği yerde bir sunak vardı.
En azından sunağa benziyordu. Belime kadar gelen, geniş ve düz bir yüzey.
Üzerindeki şeyse hiçbir şeye benzemiyordu.
Havada duruyordu.
İçi boş kareler, birbirinin içinden geçen köşeli çerçeveler ve spiraller… Hepsi farklı yönlerde dönüyor, birbirine değecekleri anda aralarından sıyrılıyordu.
Ortalarında yuvarlak bir cisim vardı.
Yüzeyinden renkler yayılıyordu. Bir an maviye benziyor, başımı biraz oynattığımda başka bir renge dönüşüyordu. Gözümü üstünde tuttukça hangi renge baktığımdan daha az emin oluyordum.
Sunağın çevresinde dolaştım.
Onu havada tutan bir şey göremedim.
“Bunu nasıl yapıyorsunuz?”
Kime sorduğum belli değildi. Yine de cevap gelse şaşırmayacak durumdaydım.
Elimi uzattım.
Dönen şekiller yavaşladı.
Hemen geri çektim.
Yeniden hızlandılar.
Bir süre öylece baktım.
Sonra elimi bir kez daha yaklaştırdım.
En dıştaki kare ağır ağır döndü. Spirallerin araları açıldı. Ortadaki yuvarlak cisim artık daha belirgin görünüyordu.
Dokunmamam gerektiğini düşündüm.
Nerede olduğumu bilmiyordum. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum. Karşıma çıkan ilk tuhaf şeye elimi sürmenin iyi bir fikir olduğuna dair hiçbir gerekçem yoktu.
Parmaklarımı biraz daha uzattım.
Şekiller neredeyse durmuştu.
Ve dokundum.
Kendime geldiğimde yanağım yere yapışmıştı.
İlk işim kolumu yüzümün altından çekmek oldu. Üstüne yatmıştım; parmaklarım uyuşmuştu.
“Ah…”
Doğrulunca başım döndü. Bir süre oturduğum yerde bekledim.
Hâlâ aynı yerdeydim.
Sunak önümdeydi. Ağaçlar çevremdeydi.
Ama bir şeyler eksikti.
Başımı kaldırdım.
Sunağın üzeri boştu.
Ne dönen şekiller ne de ortalarındaki cisim kalmıştı.
Yere düşmüş olabilir diye etrafına baktım. Hiçbir şey yoktu.
Sis de yoğunlaşmıştı.
Az önce aralarında yürüdüğüm ağaçların bazılarını artık göremiyordum. Üstelik aralarından sesler geliyordu.
Kuru bir sürtünme.
Ardından daha uzaktan bir çıtırtı.
Ayağa kalktım.
Tam o sırada bir şey hatırladım.
Park.
Arkadaşlarım.
Elime tutuşturulan içecek.
Birinin gülmemek için yüzünü başka tarafa çevirmesi…
“Şerefsizler.”
İçeceğime alkol koymuşlardı.
Hem de az falan değil.
O son yudumdan sonra yüzüme bakıp gülmeye başlamışlardı. Ben de neden güldüklerini anlamaya çalışmıştım.
Şimdi anlıyordum.
Elimi alnıma bastırdım.
Bu bir rüya olmalıydı.
Ya da sarhoşken görülen bir şey. Hangisiyse artık.
Beyaz boşluk, siyah insanlar, havada dönen şekiller…
Başka ne olacaktı?
Ağaçların arasından bir ses daha geldi.
Bu defa daha yakından.
“Tamam. Uyanabiliriz.”
Bekledim.
Uyanmadım.
Gözlerimi sıkıca kapatıp yeniden açtım.
Aynı sunak.
Aynı ağaçlar.
Bir de ileride başka bir kapı.
Ona baktım.
“Benim rüyamsa neden hiçbir şey benim istediğim gibi olmuyor?”
Cevap alamayınca kapıya yürüdüm.
Arkamdan gelen seslere dönüp bakmadım. Ne olduğunu merak ediyordum ama öğrenmek istemiyordum.
Kapının kolunu tutup çektim.
Ardında hiçbir şey görünmüyordu.
Beyazlık bile yoktu. Bakıyordum ama gözümün seçebileceği bir yüzey, bir mesafe, herhangi bir şey bulamıyordum.
Eşiğin önünde durdum.
“Ne olacaksa olsun. Artık uyanmam lazım.”
İleri adım attım.
Ayağım boşluğa bastı.
Ve düştüm.
“Bak, bu sefer gerçekten açtı.”
“Biraz çekilsene. Nefes alsın.”
“Az önce niye dürtüyordun o zaman?”
“Tepki veriyor mu diye.”
Gözlerimi açtığımda üçü de tepemdeydi.
Başımın altında birinin montu vardı. Sırtımın altındaysa parkın hiç de rahat olmayan zemini.
Bir süre yüzlerine baktım.
Sonra elimi kaldırdım.
En yakını avucuma vurdu.
“Hoş geldin.”
“Sana çak yap demedim. Kaldır.”
Kahkahayı bastılar.
Kolumdan tutup oturmama yardım ettiler. Dünya kısa bir an yana eğildi, sonra yerine döndü.
Parktaydık.
Bank, yürüyüş yolu, ilerideki sokak lambası…
Hepsini tanıyordum.
Bu kadar sıradan şeyleri gördüğüme daha önce hiç sevinmemiştim.
“Ne kadar yattım?”
“Çok değil.”
“Ne kadar?”
Birbirlerine baktılar.
“Biraz.”
“Harika açıklama. İkinizden biri saat olmayı düşünsün.”
Yanımdaki arkadaşım su uzattı. Bir yudum aldım, sonra şişeyi dizimin üstüne koydum.
“İçeceğime ne koydunuz?”
“İçecek.”
Baktım.
Sırıttı.
“Biraz sert içecek.”
“Biraz mı? Ben başka yere gittim.”
“Biz de fark ettik. Bayağı gittin.”
Diğeri kahkahaların arasında elini havada gezdirdi.
“Bir ara böyle uzanıyordun. Bir şey tutacaksın sandık.”
Elime baktım.
Sunağın üzerindeki cisme uzandığım an gözümün önüne geldi.
“Sonra?”
“Sonra hiçbir şey. Yatıyordun.”
Bir süre cevap vermedim.
“İyi misin?”
Başımı kaldırdım. Bu kez gerçekten soruyordu.
“İyiyim.”
Ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim düzeldi ama midem aynı fikirde değildi.
Tekrar oturdum.
Üçü birden güldü.
Ben de görsem gülerdim.
Bu düşünce sinirimi biraz daha bozdu.
“Kalkın,” dedim.
“Nereye?”
“Beni eve götürüyorsunuz.”
“Yürüyebilirsin.”
İki kolumu yanlara açtım.
“Hâlâ sarhoşum, eşekler. Sizin eseriniz.”
İçlerinden ikisi kollarıma girdi.
Aslında biraz beklesem yürürdüm.
Ama buraya kadar gelmişken kendimi taşıtmayacak da ne yapacaktım?
Evin kapısını mümkün olduğunca sessiz açtım.
İçeri girdikten sonra arkamı dönüp parmağımı dudaklarıma götürdüm.
Arkadaşım da aynı hareketi yaptı.
Sonra fısıldayarak:
“Yarın hâlâ başka dünyadaysan haber ver.”
Kapıyı yüzüne kapattım.
Ayakkabılarımı çıkarıp dinledim.
Ev sessizdi.
Amcam yatmıştı.
İyi. Bu gece bir de açıklama yapacak durumda değildim.
Merdivenleri çıkarken korkuluğa tutundum. Son birkaç basamakta midem tekrar bulandı ama odama ulaşmayı başardım.
Telefonumu yatağın üzerinde buldum.
Demek dışarı çıkarken yanıma bile almamıştım.
Ekrana dokundum.
Saat ikiyi biraz geçiyordu.
Yatağın kenarına oturdum.
Evet, amcamla kalıyordum.
On dört yaşındayken annemle babamı bir trafik kazasında kaybetmiştim. O günden beri burası benim de evimdi.
Amcam beni kendi çocuğu gibi büyütmüştü. Yalnızca bir odasını açmakla kalmamıştı; geç geldiğimde kızan, bir sorunum olduğunda yüzüme bakınca anlayan kişi de olmuştu.
Bu yüzden uyuyor olması işime gelmişti.
Şu hâlimi yüzüme bakınca anlamaması mümkün değildi.
Gözlerimi ovuşturdum.
Neyse.
Gecenin bu saatinde geçmişi düşünüp bir de kendimi duygulandırmayacaktım.
Yeterince yorulmuştum.
Üstümü değiştirmeden uzanmayı düşünüyordum ki odam aydınlandı.
Başımı pencereye çevirdim.
Cam bembeyazdı.
Birkaç saniye bekledim.
Işık gitmedi.
“Yeter ama.”
Geri dönmüş olmalıydılar.
Müstakil evde yaşamanın kötü taraflarından biri de arkadaşlarının pencerenin altına kadar gelebilmesiydi.
Yatağın kenarından kalkıp pencereye gittim.
“Komik değilsiniz.”
Perdeyi çektim, camı açtım.
Söyleyeceğim diğer şey boğazımda kaldı.
Işık aşağıdan gelmiyordu.
Gökyüzü bembeyazdı.
Elim pencerenin kolunda kaldı.
Sokağın bütün renkleri değişmişti. Evlerin duvarları, yol, bahçedeki ağaç… Her şey sert bir beyaz ışığın altındaydı.
Yukarı baktım.
Gökyüzünde bir şeyler hareket ediyordu.
Önce kayan yıldız sandım.
Sonra bir tane daha gördüm.
Ardından çok daha fazlasını.
Parlak izler bırakarak aşağı iniyorlardı. Bazıları uzakta kayboluyor, bazılarıysa gözümün takip edemeyeceği kadar hızlı düşüyordu.
Telefonumu almak için geri çekildim.
O anda yer sarsıldı.
Pencerenin kanadı elimden kurtulup duvara çarptı.
Dengemi kaybederek masaya tutundum.
Bir şey düştü. Ardından rafımdaki kitaplar yere boşaldı.
“Amca!”
Sesim, evin içinden yükselen gürültünün altında kaldı.
Kapıya yöneldim ama ikinci sarsıntıda dizim yatağın köşesine çarptı. Acıyla eğildim.